26 Eylül 2007 Çarşamba

Uzay Coğrafyası

Dünya ve Evren Dünyamız Samanyolu Galaksisi'ndeki yıldız sistemlerinden güneş sisteminde yer alır. Bütün gezegenler elips şeklinde bir yörüngede hareket ederler. ONUNCU GEZEGENİMİZ "SEDNA" 16 Mart 2004 — Adını Eskimo kültüründe okyanus tanrıçası Sedna’dan alan göktaşı, 10 bin 500 Dünya yılı ile Güneş Sistem’nin en uzun yörüngesine sahip. Gezegenin keşfi ile astronomlar arasında yeni bir tartışma başladı. Sedna’nın bir gezegen olup olmadığı üzerine kafa yürüten bilim adamları, bu şekilde gezegen kavramını ve Güneş Sistemi’nin de yapısal özelliklerini gözden geçiriyorlar. Güneş Sisteminin 10. Gezegeni 'Buz ve Kaya Krallığı' mı? Kısa adı NASA olan Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi tarafından fırlatılan Sedna 4 teleskobu, Güneş Sistemi'nde yeni bir gezegen keşfetti. Eğer bulgular doğruysa, 74 yıllık '9 gezegen' bilgisi tarihe karışacak. BBC'de yayınlanan habere göre, NASA tarafından uzaya fırlatılan Sedna 4 teleskobu tarafından gönderilen bilgilerle, Plüton gezegeninden daha büyük olduğu sanılan yeni uzay cismi, ispat edilmesi halinde Güneş Sistemi'nin 10. gezegeni olacak. Ancak astronomlar, bu cismin halen Güneş Sistemi'nin bir üyesi olup olmadığını araştırıyorlar. Daha önce de Hubble Teleskobu tarafından tespit edilen cisimle ilgili detaylı bilginin bu hafta içinde NASA tarafından dünya kamuoyurna açıklanacağı kaydedildi. En son 1930 yılında varlığı ispatlanan Plüton gezegeninden bu yana Güneş Sistemi'nde 9 gezegen olduğuna dair bilim öğretisini alt üst edecek olan 'yeni gezegen', bilim adamları tarafından 'Buz ve Kaya Krallığı' olarak ifade ediliyor. GÜNEŞ SİSTEMİ’NİN SINIRINDA Sedna, 10 bin 500 Dünya yılı süren Güneş’in etrafında bir tam dönüşü esnasında, yıldıza sadece çok kısa bir süre için yaklaşıyor, ancak bi gezegenin ısınmasına yetmiyor. Gözlem adı 2003 VB12 olan Sedna kızıl parlak bir renge sahip; bilim adamları parlak kızıl rengin, gezegenin bulunduğu Güneş Sistemi’nin dış bölgeleri için oldukça olağandışı bir durum olduğunu belirtiyorlar. Dr. Brown, Sedna gibi Güneş Sistemi’nin sonu sayılacak bir mesafeden Güneş’in hissedilmediğini belirtti. Dr. Brown, Sedna gezegeninde bulunan bir kişinin Güneş’i toplu iğne ucu büyüklüğünde göreceğini ifade ediyor. Bilim adamları Sedna’nın yüzey ısısının -240 derece olduğunu ve bu değerin son 4.5 milyar yıldır değişmediğini belirlediler. GEZEGEN ‘MADEN’İ Sedna 1930’da Plüton’nun keşfinden sonra bulunmuş en büyük gök cismi. Kimi astronomlar Sedna’nın Plüton’dan da daha büyük olabileceğini tahmin ediyorlar. California Institute of Technology astronomlarından Prof. Michael Brown liderliğinde yürütülen bir araştırma projesi kapsamında keşfedilen Sedna, Dünya’dan 10 milyar kilometre uzaklıkta Kuiper Kuşağı olarak bilinen bölgede yeralıyor. Kuşakta bulunan binlerce göktaşından şimdiye dek yaklaşık 400 tanesi tam olarak keşfedildi. Sedna’nın da içinde bulunduğu Kuiper Kuşağı, astronomlar tarafından bir “maden” olarak nitenlendiriliyor. Yüzlerce buzdan göktaşı içeren Kiuper Kuşağı’nda, 2000’de Varuna (900 km), 2001’de Ixion (1.065 km) ve 2002’de Kuaoar (1.200 km) gezegensileri tespit edilmişti. Şubat ayında ise 1.800 km çapında, 2004 DW gözlem adı ile bir başka gezegensi keşfedilmişti. Bünyesinde binlerce benzer büyüklükte gök cisminin bulunduğu Kuiper Kuşağı Sedna veya daha büyük yeni keşiflere gebe bir bölge. Sedna’nın daha önce bulunan benzer göktaşlarından farkı kendi başına bir yörünge tutturmuş olması. Arizona’da bulunan Tenagra Gözlemevi gezegenin yörüngesini belirlemek üzere çalışmalara başladı. GEZEGEN’LİK TARTIŞMASI Sedna’nın keşfi gezegen kavramının sorgulandığı ve belki de yeniden tanımlanacağı tartışmaları da alevlendirdi. Bir grup astronom Plüton’nun dahi bir gezegen olmadığını düşünüyor. Yapılacak gözlemler sonunda, Plüton’u gezegen sayılması için yeterli koşulların Sedna için de geçerli olduğuna dair fikir birliği oluşursa, Güneş Sistemi’nin on gezegeni olacak. Bilim çevreleri, göktaşının bir gezegen olarak değer kazanmasının daha geniş gözlemler gerektirdiğinin altını çiziyorlar. Bunların başında da göktaşının bağımsız Güneş merkezli bir yörüngesi olması kuramı geliyor. Sedna’nın eliptik yörüngesinde Güneş’in etrafında tam dönüşünü 10.500 yılda tamamladığı belirtildi. Uzun çapı 135 milyar kilometre ile Sedna’nın yörüngesi Güneş Sistemi’ndeki en uzun yörünge. Gezegeni keşfeden Dr. Micheal Brown, göktaşını gezegen yerine, kaya ve buzdan oluşan ve hacmen daha ufak olan “gezegensi” (planetoid) olarak nitelemeyi tercih ediyor. Brown Sedna’nın yeterince yüksek bir yoğunluğa sahip olmadığını düşünüyor. Keşfi Havaii’deki Gemini Observatory’den Michael Brown ve Chad Trujillo ve San Diego’daki Palomar Gözlemevi’nden Yale Üniversitesi astronomu David Rabinowitz birlikte yaptılar. Ekip Sedna’nın etrafında dönen bir de uydusu olduğunu keşfetti. GÜNEŞ Güneş sisteminin merkezinde yeralan, en yakın yıldız, Dünya’dan ortalama 149.591.000 km uzaklıkta, 1,39 milyon km çapında, ışık saçan dev bir gaz küresi olan Güneş’in en önemli bileşeni hidrojendir; yaklaşık % 5 oranında helyum ve daha ağır elementleri içerir. 1,99x10(33) erg/saniye hızıyla enerji üretir. Bu enerji, en çok, görünür ışın ve kızılaltı ışınım olarak uzaya yayılır ve Yer’de yaşamın sürmesinin başlıca nedenidir. Çapları bin kat daha büyük ve kütleleri birkaç yüz kat daha ağır olan bilinen en büyük yıldızlara karşılaştırılınca, Güneş, astronomi sınıflandırmasında cüce yıldız sınıfına girer. Ama kütlesi ve yarıçapı, Gökadamız’daki (samanyolu) bütün yıldızların ortalama kütlesine ve büyüklüğüne yakındır; çünkü birçok yıldız Yer’den daha küçük ve daha hafiftir. Güneş, tayfı, yüzey sıcaklığı ve rengi nedeniyle, astronomlar tarafından kullanılan tayf türleri şemasında “G2 cüce” diye de sınıflandırılır. Yüzey gazlarının yaydığı ışığın tayf şiddeti, 5000 A’ya yakın dalga boylarında en büyüktür; güneş ışığının niteleyici sarı rengi bundan ileri gelmektedir.İçinde yaşadığımız Evren'i tanıma çabamız, binlerce yıldan bu yana sürüyor. Günümüzde, en modern teleskoplar sayesinde, Evren'in en uzak köşelerini, milyarlarca ışık yılı ötedeki gökadaları görebiliyoruz. Oysa, Evren'de küçücük bir nokta gibi kalan, içinde yaşadığımız Güneş Sistemi'miz hâlâ gizemlerle dolu. Uzay Çağı'nın başlangıcından bu yana yapılan çalışmaların büyük bölümü, Güneş Sistemi'ni keşfetmek içindi. Bugün, gerek bu çalışmalara gerekse çevremizdeki başka olası gezegen sistemlerine bakarak Güneş Sistemi'mizin oluşum öyküsünü anlatabiliyoruz. Güneş Sistemi'nin bir bulutsudan oluştuğu düşüncesini, aynı zamanda bir fizikçi de olan Prusyalı filozof, Immanuel Kant ortaya attı. Kant, ilkel Evren'in ince bir gazla dolu olduğunu canlandırdı düşüncesinde. Başlangıçta homojen dağılmış bu gazda, doğal olarak zamanla bir takım kararsızlıklar ortaya çıkmalıydı. Bu kütleçekimsel kararsızlıklar, kütlelerin birbirini çekmesine, dolayısıyla da gazın belli bölgelerde topaklaşmaya başlamasına yol açacaktı. Peki, bu topaklar neden disk biçimini alıyordu? Kant, bunu da çözdü. Başlangıçta çok yavaş dönmekte olan gaz topakları, sıkıştıkça hızlanıyordu. Bu, çok temel bir fizik ilkesine, "Momentumun Korunumu İlkesi" ne dayanır. Bu ilke, genellikle bir buz patencisi örneğiyle açıklanır: Kolları açık, kendi çevresinde dönen buz patencisi, kollarını kapadığında hızlanır. Benzer olarak, kütleçekiminin etkisiyle sıkışmaya başlayan gazlar da giderek hızlanır. Dönmenin etkisi gaz topağının incelerek bir disk biçimini almasını sağlar. İşte, bu disklerden birisi Güneş Sistemi'mizi oluşturmuştur. Güneş’le ilgili modern çalışmalar, Galilei’nin güneş lekelerine ilişkin gözlemleriyle ve bu lekelerin hareketlerine dayanarak Güneş’in dönüşünü bulmasıyla 1611’de başladı. Güneş’in büyüklüğüne ve Yer’den uzaklığına ilişkin ilk yaklaşık doğru belirleme, 1684’te yapıldı; bu belirlemede, Fransız Akademisi’nin 1672’de Mars’ın Yer’e yaklaşması sırasında yaptığı nirengi (üçgenleme) gözlemlerinden elde edilen veriler kullanıldı. Joseph von Fraunhofer tarafından 1814’te Güneş’in soğurma çizgili tayfının bulunması ve Gustav Kirchhoff tarafından 1859’da bunun fiziksel yorumunun yapılması, güneş astrofiziği çağını başlattı; bu dönemde, Güneş’i oluşturan maddelerin fiziksel durumunu ve kimyasal bileşimini etkili olarak inceleme olanağı doğdu. 1908’de George Ellery Hale, güneş lekelerinin güçlü magnetik alanlarını belirledi; 1939’da Hans Bethe, güneş enerjisinin oluşumunda nükleer füzyonun oynadığı rolü aydınlattı. Yeni gelişmeler, bilim adamlarının Güneş’le ilgili görüşlerini değiştirmeyi sürdürmektedir. Güneş rüzgarının doğrudan doğruya belirlenmesi 1962’de gerçekleştirilmiş, Güneş’in yüksek hızlı tekrarlanan akıntılarının kaynaklarıysa 1969’da taç (korona) deliklerine ilişkin gözlemlerle belirlenmiştir. Kant'ın bu düşüncesi, daha sonra birçok gökbilimci tarafından kabul gördü; ancak, herhangi bir yıldızın çevresinde böyle bir oluşum gözlenemediği için, 1980'lere değin bu düşünce, bir varsayım olarak kaldı, kanıtlanamadı. Sonra, gökbilimciler, T Boğa türü yıldızların, yaklaşık üçte birinin, normalin çok üzerinde kızılötesi ışınım yaydığını keşfettiler. Yıldızın etrafındaki toz bulutu, yıldızın yaydığı kısa dalgaboylu ışınımı soğuruyor; sonra daha uzun dalga boyunda, yani kızılötesi ve radyo dalga boylarında ışınım yayıyordu. Birkaç yıl sonra, gökbilimciler bazı yıldız oluşum bölgelerine radyo teleskoplarla baktıklarında yıldızların etrafındaki karanlık, toz içeren diskleri doğrudan görebildiler. Hubble Uzay Teleskopu'nun keskin gözleriyle yapılan gözlemlerde, 1600 ışık yılı uzaklıktaki Orion Bulutsusu'ndaki yıldız oluşum bölgeleri incelendi. Böylece, genç yıldızların etrafındaki gaz ve toz diskleri ilk kez görünür dalgaboyunda görüntülenmiş oldu. TERİMLER EVREN(KAİNAT):Madde ve enerjiden oluşan başı ve sonu olmayan sistemdir. UZAY:İçerisinde gök cisimleri bulunan sonsuz boşluktur. SAMANYOLU GALAKSİSİ:Güneş sistemimizin içerisinde yer aldığı yıldız topluluğudur.Bu galaksinin çapı yaklaşık 100.000ışık yılıdır.(Bir saniyelik ışık birimi 300.000 km’dir. YILDIZ:Isı ve ışık yayan gök cismidir.Güneş bir yıldızdır. GEZEGEN:Güneşten aldığı ısı ve ışığı yansıtan gökcismidir. 1)İÇ GEZEGEN:Dünya ile güneş arasında bulunan Merkür ile Venüs gezegenleridir.Bu gezegenler güneş’e dünyadan daha yakındır.Kütleleri dünyadan küçüktür. 2)DIŞ GEZEGEN:Güneş’e dünyadan daha uzak olan gezegendir.Güneş sistemi içerisindeki gezegenlerden; Güneş’e en yakın olanı Merkür, en uzak olanı Plütondur.En büyük olanı Jüpiterdir.Jüpiter henüz soğuyamamış gaz kütlesi halindedir. UYDU:Gezegenlerin etrafında dönen gök cisimleridir.Bunlarda güneş ışığı yansıtarak görülürler. KUYRUKLU YILDIZ:Güneş sistemi içinde yer alan ve etrafında irili ufaklı taşlar, gaz ve toz tabakası bulunan gök cisimleridir. METEOR:Uzayda gezegenlerin yada uyduların parçalanmasıyla oluşan taş parçalarıdır. Evrenin Oluşumu Uçsuz bucaksız gökyüzüne bakıp da hayran olmamak elde değildir. Çıplak gözle görülebilen sayısız yıldız bile evrenin ne kadar karmaşık bir yapıda olduğunu fark etmemiz için yeterli. Ama çıplak gözle gördüğümüz gökyüzü evrenin milyarda birlik bir kısmını bile temsil etmiyor. Gerçekte evren insan aklının almakta zorluk çekeceği bir büyüklüğe ve karmaşıklığa sahip. Güneş sistemini barındıran Samanyolu galaksisi dahil yaklaşık 100 milyar galaksiden ve sayısız gök cisminden oluşan devasa boyutlardaki evrenin çapı, devamlı genişlemeğe devam etmektedir. Evren büyüklüğü yanında, ilginçliği ve karmaşıklığı ile de akıl sınırlarını zorlamaktadır. Evrende var olan enerjinin sadece %10'luk kısmı tanımlana bilen maddelerden (gezegenler, yıldızlar, karadelikler ve çeşitli gazlar) oluşmaktadır, geri kalan enerjinin %90'lık kısmı "Karanlık madde" ismi verilmiş olan gözlemlenemeyen ve tanımlanamayan maddelerden oluşmaktadır. Bu denli büyük ve karmaşık olmasına rağmen, evrende var olan sayısız gök cismi eşi görülmemiş bir denge örneği göstermektedir. Evrenin tüm bu özellikleri kozmolojiyi bilim adamları için en popüler bilim dallarından biri haline getirmiştir. Şu an yaşamakta olan ve günümüze dek yaşamış tüm büyük bilim adamları evreni araştırmış ve özellikle teorik kozmoloji alanında çok büyük çalışmalar yapmışlardır. Big Bang Teorisi(Büyük Patlama) Bilim adamları böylesine kompleks bir yapıya sahip olan evrenin oluşumu hakkında tarih boyunca değişik fikirler ve teoriler ortaya atmışlardır. Fakat diğer konulardaki anlaşmazlıklara rağmen günümüzde evrenin başlangıcı konusu, bilim adamları arasındaki tam bir fikir birliği ile "Big Bang" adı verilen teoriye dayandırılmaktadır. Bu teori evrenin 10-20 milyar yıl önce "yoktan var edildiğini" ileri sürmektedir. Yani zamanımızdan 10-20 milyar yıl önce madde ve zaman yokken "Big Bang" adı verilen büyük bir patlama ile aniden madde ve zaman yaratılmıştır. "Big Bang" teorisi ilk olarak 1922 yılında Alexander Friedmann tarafından ortaya atıldı. O güne kadar evrenin durağan olduğunu savunan bilim dünyasının bu yeni teoriyi kabullenmesi hiçte kolay değildi. Çünkü bu teori evrenin, zaman ve maddeden bağımsız olan tüm boyutların üzerindeki bir güç tarafından yaratıldığı anlamına geliyordu. Aynı zamanda "maddenin sonsuzdan gelip sonsuza gittiğini" iddia eden materyalist felsefe kökünden çürütülmüş oluyordu. Özellikle materyalist bilim adamları bu teoriyi kabul etmek istemedi. Fakat "Big Bang" gerçeğini görmezlikten gelmek çok zordu. Ünlü astronom Edwin Hubble 1929 yılında yaptığı gözlemler sonucunda evrenin devamlı genişlemekte olduğunu ispatladı, bu ispat Big Bang teorisi için çok büyük bir kanıttı. Hubble'ın bu buluşu teorinin büyük bir bilim kesimi tarafından kabul görmesini sağladı, teoriyi kabullenmek istemeyen ve genişleyen evren modeline uygun değişik teoriler oluşturmaya çalışan bir kaç bilim adamı ise ancak1989 yılındaki "Big Bang" teorisinin kesin zaferine kadar dayanabildiler. Teorik hesaplamalara göre büyük patlamadan arda kalması gereken radyasyonu araştırmak üzere NASA tarafından 1989 yılında fırlatılan CUBE uydusu bu radyasyonu fırlatılışından sekiz dakika sonra belirleyerek "Big Bang" teorisini kesin olarak kanıtladı. Bu kanıttan sonra artarda gelen diğer kanıtlar teoriyi desteklemeğe devam etti. Evrendeki enerjinin bilinen kısmının büyük bölümü yıldızlarda, Hirojenin (H), füzyon sayesinde Helyuma (He) dönüşmesi ile oluşmaktadır. Bu enerji dönüşümü evrenin başlangıcından bu yana devam eden bir süreçtir. Eğer evren sonsuzdan beri var olsaydı hidrojenin tümünün helyuma dönüşmüş olması gerekirdi. Fakat şu an evrende var olan hidrojen, helyum oranı teorik hesaplamalara göre "Big Bang" 'den bu yana olması gerektiği gibidir. Bu ve benzeri bir çok delil "Big Bang" teorisinin güçlenerek ilerlemesini sağlamaktadır. Evrenin İlk Anları Ve Büyümesi Büyük patlamadan önce madde varolmadığına göre maddeye bağımlı olan zamanın varlığından da söz edilemez. Bu noktada bir fikir ayrılığı olmadığına göre Big Bang'den öncesinden söz etmemiz mümkün değil. Bizim inceleye bileceğimiz, büyük patlama anında neler oldu? Nasıl oldu da böylesine büyük bir patlama ile bu kadar kompleks yapıya sahip bir evren oluştu? gibi soruların cevaplarıdır. Bu soruları ancak teorik kozmoloji verilerine dayanarak yanıtlaya biliriz. Fakat elimizde gerekli veriler olmadığı için Big Bang anını açıklamakta fizik teorileri yetersiz kalıyor. Daha önceki anlarda neler olup bittiği konusunda henüz kesin deliller bulunmadığı için şu an en fazla patlamadan sonraki 0,00001'inci saniyeden bahsedebiliriz. Patlama anında ortaya çıkan muazzam sıcaklık, patlamadan 0.00001 saniye sonra kuarkların (atom altı parçacıkların) proton ve nötronları oluşturabileceği seviye kadar düştü, bu noktada tek atomdan oluşan ve en basit yapıya sahip element olan H (hidrojen) elementi oluştu. Patlamadan birkaç dakika sonra milyar derece cinsinden ifade edilebilecek değere düşen sıcaklık sayesinde "döteryum", "helyum" ve "lityum" elementleri oluşmaya başladı. "Büyük Patlama" anından sonraki genişleme hızı çok hassas bir değerdedir. Yapılan teorik hesaplamalara göre bu genişleme hızı, gerçekte olandan milyarda bir daha yavaş gerçekleşseydi muazzam kütle çekim etkisi ile evren kendi üzerine çökerek tekrar yok olacaktı. Tersi bir şekilde, evrenin genişleme hızı milyarda bir daha hızlı olsaydı atom altı parçacıklar atomu ve dolayısıyla evrende var olan gök cisimlerini oluşturamayacak şekilde dağılacaktı. İlk atomların ve elementlerin oluşmasından sonraki uzunca bir süre evren genişlemeye ve soğumaya devam etti evren yeteri kadar soğuduğunda kütle çekiminin etkisi ile gazlar yoğunlaşarak değişik gök cisimlerini oluşturmaya başladı. Evrende var olan hidrojen ve helyum dışındaki tüm elementler yıldızların oluşumundan sonra, bu yıldızların çekirdeğinde gerçekleşen nükleer tepkimler ile üretilmiştir. Bu gök cisimlerinin bir araya gelerek niçin galaksileri oluşturduğu henüz kesin olarak açıklanabilmiş değildir. Bunun açıklanması "kara enerji" ve "kara delik" olarak adlandırılan gök cisimlerinin tam olarak anlaşılmasına bağlıdır. Sonuç olarak bu günün bilimsel şartları ile kesin bir şekilde açıklayamadığımız bir süreç sonunda evren şu anki kompleks yapısına geldi ve her geçen saniye genişlemeye devam ediyor. Evrenin Yapısı Yazımızın başında da bahsettiğimiz gibi evren akıl almaz komplekslikte bir yapıya sahiptir. Evrenin bazı bölümlerinde çok büyük boşluklar varken, bazı bölümleri yoğun bir şekilde gök cisimleri ille doludur. İlk bakışta dağınık gibi görünen bu yerleşim şekli aslında Big Bang teorisinin ön gördüğü şekilde, homojen bir evreni oluşturmaktadır. Evren, 400 milyon ışık yılından daha geniş bir bölümü incelendiğinde homojenlik göstermektedir. Big Bang'den sonra hidrojen ve helyumdan oluşan gazlar kütle çekim enerjisi ve dönmelerinden kaynaklanan manyetik etkinin yardımı ile yoğunlaşarak değişik gök cisimlerini oluşturdular. Yine bu Büyük Patlama sonucunda oluşan ve "kozmik fon ışınımı" adı verilen radyasyon bütün evrene yayılmış durumdadır. Gök cisimlerinin yoğunluk gösterdiği bölgelere galaksi (gökada) adı verilmektedir. Kesin olmamakla beraber galaksilerin hemen hemen hepsinin merkezinde galaksiyi dengede tutan büyük bir karadelik varolduğu tahmin edilmektedir. Fakat yapılan inceleme ve hesaplamalar var olan karadelik ve diğer gök cisimlerinden kaynaklanan kütle çekim etkilerinin bu galaksileri bir arada tutmaya yetmeyeceği fark edilmiştir. Bu noktada teorik olarak var olan fakat tanımlanamayan ve gözlenemeyen başka bir maddenin varlığı bulunmuştur. Bilinen hiç bir fiziksel tanıma uymayan ve tamamen görünmez olan bu maddeye "karanlık madde" adı verilmektedir. Karanlık madde evrende var olan maddenin yaklaşık olarak %90'lık kısmını oluşturmaktadır. Karanlık maddenin dışında kalan ve tanımlana bilen gök cisimleri genel olarak gezegenler, meteorlar ve yıldızlardır. Ömrünü tamamlayan yıldızların ölümü ile oluşan beyaz cüceler, nötron yıldızları ve daha karmaşık bir yapıya sahip olan karadelikler evrenin en yoğun ve hakkında en az bilgi bulunan diğer cisimleridir. Ömrünü tamamlayan yıldızların "nebulla" adı verilen patlamaları sayesinde çekirdeğinde üretilen ağır elementler uzaya dağılır ve meteor şeklinde gezegenlerin üzerlerine yağar. Bu yolla demir gibi ağır elementler gezegenimize patlayan yıldızlardan bir hediye olarak gelmektedir. Evrenin gerçek yapısının şu an bilinenden daha karmaşık olduğu tahmin edilmektedir. Henüz açıklanamayan bir çok enerji şekli evrenin değişik bölümlerinde görev yapmaktadır. Örneğin yakın dönemdeki bir keşfe göre, evren giderek yavaşlaması gerekirken aksine hızlanan bir genişleme göstermektedir. Bu genişlemenin nedenini ve kaynağını bir türlü açıklayamayan kozmologlar bu güce "karanlık enerji" adını verilmiştir. Günümüzde çoğu hesaplara ve tahmine dayanan bir çok teori ileri sürülerek evrenin yapısı anlaşılmaya çalışılmaktadır. Fakat evreni tam olarak anlamak için çok geniş zaman dilimlerine uzanan ve belki de insan neslinin hiç birinin göremeyeceği kadar uzun sürecek inceleme ve gözlemlere ihtiyaç vardır. Tahminen, gelişen teknolojinin beraberinde getireceği ileri seviye teleskoplar ve geliştirilecek yeni gözlem sistemleri ile insan oğlu çok kısa zaman dilimleri içerisinde kozmoloji alanında bu gün olduğumuzdan çok daha büyük bilgilere sahip olacaktır. Samanyolu Galaksisi Şehir ışıklarından uzakta Ay'ın olmadığı açık bir gecede, gökyüzünü bir baştan öbür başa kuşatan puslu, parlak bir şeriti sık sık görebiliriz. Eski insanlar bunu sütyolu "Milkway" olarak isimlendirmişlerdir. Bugün, bu puslu şeritin Güneşin de içinde bulunduğu birkaç yüz milyon yıldızı içeren, disk şeklinde bir görünüm olduğunu biliyoruz. Bir teleskop ile Samanyolunu inceleyen ilk astronom Galileo, Samanyolunun sayısız yıldızlardan ibaret olduğunu keşfetti. 1780`li yıllarda William Herchel gökyüzünün 683 bölgeye ayırıp, bu bölgelerin her birindeki yıldızları sayarak Güneş'in Galaksideki yerini çıkarmaya çalıştı. Hershel, Galaksinin merkezine doğru yıldızların sayıca, büyük yoğunlukta olduğunu daha küçük yıldız yoğunluklarının ise Galaksinin sınırına doğru görüleceğini düşündü. Fakat, tüm Samanyolu boyunca kabaca, aynı yıldız yoğunlukları buldu. Buradan hareket ederek, Güneş'in Galaksimizin merkezinde bulunduğunu ortaya çıkardı. 1920` li yıllarda Hollandalı Astronom Kapteyn, çok sayıdaki yıldızların parlaklığını ve hareketlerini analiz ederek, Herschel`in görüşlerini doğruladı. Kapteyn`e göre Samanyolu yaklaşık 10 kpc (kiloparsek) çapında ve 2 kpc kalınlığında olup merkezi civarında Güneş bulunmaktadır. Hem Herschel hem de Kapteyn Güneş'in Galaksimizin merkezinde olduğu fikrinde yanıldılar. Trumpler, yıldız kümeleri ile ilgili çalışmalarında uzak kümelerin beklenildiğinden daha sönük göründüklerini keşfetti. Sonuç olarak, Trumpler yıldızlar arası uzayın mükemmel bir vakum olmadığını uzak yıldızlardan gelen ışığı absorblayan, toz ortamın olduğu sonucunu çıkardı. Bu toz partikülleri Galaksi düzleminde yoğunlaşmıştır.Yıldız ışığının, yıldızlararası ortam tarafından absorblanması sönükleşme olarak bilinir. Galaksi düzleminde yıldızlararası sönükleşme kiloparsek başına 2.5 kadirdir. Bir başka ifade ile, Dünya'dan 1 kpc uzakta, Samanyolunundaki bir yıldız yıldızlararası sönükleşmeden dolayı 2.5 kez daha sönük görülür. Galaksi merkezinde olduğu gibi yoğun yıldızlararası bulutların bulunduğu bölgelerde sönükleşme derecesi büyüktür. Gerçekte, görünür dalgaboylarında Galaksimizin merkezi bir bütün olarak görülemez. Herschel ve Kapteyni yanıltanda bu yıldızlararası sönükleşme idi. Sadece Galaksimizdeki en yakın yıldızları gözlemişlerdi. Üstelik yıldızların çok büyük bir kısmının Galaksimizin merkezinde bulunduğu fikrine sahip değillerdi. Yıldızlararası toz Galaksimizin düzleminde yoğunlaştığından dolayı, yıldızlararası sönükleşme buralarda daha çoktur. Shapley'in öncülüğünü yapmış olduğu, pek çok Astronom, Güneş'in Galaksi merkezinden olan uzaklığını ölçmeye giriştiler. Shapley, bugün için kabul edilen 28,000 ışık yılı bir uzaklığın yaklaşık üç katı kadar bir uzaklık hesapladı. Galaksi merkezi etrafında, su mazerleri ihtiva eden gaz bulutlarından elde edilen radyo gözlemlerine dayanan son hesaplara göre ise yaklaşık 23,000 ışık yılı bir uzaklık bulunmuştur. Galaksi merkezine olan uzaklık, diğer özelliklerin tespit edilebilmesinde bir ölçüdür. Galaksimizin disk kısmı 80,000 ışık yılı çapında 2,000 ışık yılı kalınlığındadır. Galaksimizin çekirdeği, yaklaşık 15,000 ışık yılı çapında olan merkezsel bulge (şişkin bölge) ile çevrilmiştir. Bu şişkin bölgenin şekli küreseldir Bugün için, Galaksimize ait altı tane bileşenden söz edilmektedir. Bunlar; İnce Disk, Kalın Disk, Halo, Şişkin Bölge, Karanlık Halo ve Yıldızlararası ortamdır. Karanlık halo ve yıldızlararası ortamın dışında bu bileşenlerde farklı türden yıldızlar bulunmaktadır. Halodaki yıldızlar, yaşlı ve metal bakımından fakirdir. Astronomlar bu yıldızları popülasyon II yıldızları olarak adlandırırlar. Halo çok az toz ve gaz ihtiva eder. Küresel kümeler ve RR Lyrae değişen yıldızları bu bileşende bulunmaktadır. Diskte bulunan yıldızlar ise, Güneş gibi genç ve metal bakımından zengin yıldızlardır. Bunlara popülasyon I yıldızları denir. Disk bileşeninde, çok miktarda gaz ve toz bulunur. Açık kümeler, emisyon nebulaları bu bileşenlerde bulunur. Galaksimizin diskinin mavimtrak olduğu anlaşılmıştır. Çünkü, diskten gelen ışıkta genç ve sıcak yıldızların radyasyonu hakimdir. Merkezdeki şişkin bölge popülasyon I ve popülasyon II yıldızlarının bir karışımını içermektedir. Bu bölge kırmızımtrak görülür. Nedeni ise, Galaksimizin bu bölgesinde daha soğuk kırmızı dev yıldızları bulunmaktadır. Galaksimizin düzleminde yıldızlararası toz, yıldızlardan gelen ışığı absorbladığı için Galaksimizin disk kısmının yapısının anlaşılması, radyo astronominin gelişmesine kadar beklemiştir. Radyo dalgaları, uzundalgaboylu oldukları için yıldızlararası ortamda absorblanmaya ve saçılmaya uğramadan bize kadar ulaşabilirler. Radyo ve optik gözlemler, Galaksimizin gaz ve tozdan ibaret spiral şekilli kollara sahip olduğunu ortaya çıkardı. Hidrojen evrende en bol bulunan elementtir. Hidrojen gazı gözlemlerinden Galaksimizin disk yapısı hakkında önemli ipuçları tespit edilmiştir. Hidrojen atomu, bir proton ve bir de elektrondan meydana gelir. Hidrojen atomu nötr halde yani elektronu temel seviyede iken, elektron ile aynı yönde (paralel) veya ters yönde (anti paralel) dönebilir. Proton ve elektron birbirine göre paralel döndüğü zaman ortamın toplam enerjisi, proton ve elektronun anti paralel döndükleri zaman ki toplam enerjisinden daha büyüktür. Protona göre paralel dönme hareketinde bulunan elektrona herhangi bir etkide bulunulursa, dönme yönü değişir. O zaman atomun toplam enerjisinde bir azalma meydana gelir. İşte bu sırada 21 cm dalgaboyunda bir ışınım yayınlanır. 1951 de Harvard da Astronomlar yıldızlararası ortamdaki 21 cm lik bu radyo ışınımını tespit ettiler. Bu radyo ışınımı, (Şekil 4) den de görüleceği üzere, Galaksi diskinde 1,2,3 ve 4 noktalarındaki hidrojen bulutlarından gelmektedir. Galaksimizin farklı bölgelerindeki gazlardan gelen radyo ışınımları farklı dalgaboyları ile radyo teleskoplara ulaştığından, değişik gaz bulutlarını seçip ayırmak ve böylelikle Galaksimizin bir haritasını çıkartmak mümkündür. Galaksimizin 21 cm lik radyo gözlemlerinden, nötral hidrojen gazından itibaren, birçok yay biçiminde kollar çıkarılmıştır. Galaksimizin spiral yapısına ait en önemli ipuçları O , B yıldızları ve H II bölgelerinin haritalanmasından elde edilmiştir. Ayrıca, karbonmonoksit (CO) ihtiva eden molekül bulutlarındaki radyo gözlemleri, Galaksimizin uzak bölgelerinin haritasını çıkartmak için kullanılmıştır. Bütün bu gözlemler, Galaksimizin spiral bir kola sahip olduğunu göstermektedir. Güneş, Orion kolu olarak isimlendirilen spiral kollardan birinde bulunmaktadır. Sagittarius kolu, galaksi merkezi doğrultusunda bir yerdedir. Bu kol, yaz aylarında Samanyolunun Scorpius ve Sagittarus boyunca uzanan kısmına bakıldığında görülebilir. Kış aylarında ise Perseus kolu görülebilir. İki büyük koldan diğer ikisi ise Centaurus ve Cygnus koludur. Spiral kollar, Galaksinin döndüğünü akla getirmektedir. Galaksimiz dönmese idi, bütün yıldızlar Galaksimizin merkezine düşerdi. Galaksimizin dönmesini hesap etmek zor bir iştir. Hidrojen gazından yayınlanan 21cm lik radyo gözlemleri, Galaksinin dönmesi hakkında önemli ipuçları sağlar. Bu gözlemler, Galaksimizin katı bir cisim gibi dönmediğini oldukça diferansiyel olarak döndüğünü açık olarak göstermektedir. İsveçli Astronom Lindblad, Galaksi merkezi etrafında yörüngesi boyunca Güneş'in hızının 250 km/sn olduğunu çıkarttı. Güneş bu hız ile Galaksimizin etrafını ancak 200 milyon yılda dolanabilir. Bu da Galaksimizin ne kadar büyüklükte olduğunu gösterir. Güneş'in Galaksimizin etrafındaki yörüngesini bilirsek, Galaksimizin kütlesini Keplerin üçüncü kanunundan hesaplayabiliriz. Buradan Galaksimizin kütlesinin, Güneş'in kütlesinin 1.1x1011 katı olduğu bulunmuştur. Bu kütle çok küçüktür. Çünkü Kepler kanunu, bize sadece Güneş'in yörüngesi içersindeki kütlesini verir. Güneş'in yörüngesinin dışarısındaki madde, Güneş'in hareketinin etkilemez ve böylelikle Keplerin üçüncü kanununa yansımaz. Bugün, hala Galaksimizin gerçek sınırı tespit edilemedi mutlaka şaşırtıcı bir madde miktarı, Galaksinin halosunun çok ötesinde uzanan küresel dağılım halinde Galaksimizi kuşatmalı. Bu maddeden dolayı, Galaksinin toplam kütlesi en azından Güneş kütlesinin 6 x 1011 katı veya daha fazla olabilir. Galaksimizin halosunun ötesindeki bu madde çok karanlıktır. Bunun için bu bölgeye "Karanlık Madde" adı verilir. Bu bölgede yıldız yoktur, ve varlığı çekim kuvvetinin varlığından anlaşılmaktadır. Yıldızlar İçinde yaşadığımız Evreni tanıma çabaları yüzyıllardır sürüyor. Bu çabalar sonucunda pek çok gökcisminin yapısı anlaşıldı. Bunlarla birlikte yıldızların yapılarının anlaşılması da içinde bulunduğumuz yüzyılda gerçekleşti ve Evren'deki yerimizin özel olmadığının farkına varıldı. Fizikçi Sir Arthur Eddington, daha 1920'li yıllarda, çok uzak olmayan bir gelecekte, yıldız gibi 'basit'bir cismin nasıl çalıştığının anlaşılabileceğini söylemişti. Nitekim, 30 yıl içerisinde gerçekten, bir yıldızın nasıl 'çalıştığı'sorusu çözüldü. Geceleri, gökyüzüne baktığımızda, binlerce yıldız görürüz. Gördüğümüz bu yıldızlar, genellikle yeryüzüne diğerlerine oranla daha yakın, bu nedenle de parlak görünen yıldızlardır. Bu parlak noktaların güzelliği ve ulaşılmazlığı, çok eski çağlardan bu güne insanların ilgisini çekmiş; onların oluşturdukları şekilleri, birtakım tanrılara; mitolojik kahramanlara ya da günlük hayatta kullanılan araç-gerece benzetmişlerdir. Sadece bununla da kalmayıp, gökyüzünü belirli bölümlere ayırarak, her bölgeye içinde bulunan takımyıldızın ismini vermişlerdir. Yıldız katologları oluşturarak, her bölgedeki gökcisimlerini konumlarına göre isimlendirmişlerdir. 19. yüzyılın sonlarına doğru, teleskopların ve gökbilimin gelişmesine bağlı olarak, gökcisimlerinin de yapıları anlaşılmaya başlandı. Bugün, bir yıldızdan kaynaklanan ışığı, yeryüzünde yapacağımız birkaç basit işlemle hesaplayabiliyoruz. Bir takım spektroskopik ve fotometrik ölçümler (tayf ve ışık ölçümleri) yardımıyla bir yıldızın nasıl "çalıştığını" anlayabiliyoruz. Hertzsprung ve Russell adlı iki astrofizikçi, 20. yüzyılın başında, yıldızların yaydıkları ışımanın şiddetine karşı sıcaklıklarını bir grafik haline getirdiler. Hertzsprung ve Russell, bekledikleri gibi, bir yıldızın sıcaklığı ve ışıma şiddeti arasında sistematik bir ilişkinin olduğunu gördüler. Çıplak gözle gördüğümüz yıldızların hemen hemen hepsi, ana kol adı verilen bir eğri oluşturuyordu. Hertzsprung ve Russell'in oluşturdukları bu diagram, (H-R diagramı) yıldızların özelliklerinin anlaşılmasında önemli bir role sahip oldu. H-R diagramında, parlaklığı çok az, ancak sıcaklığı çok yüksek olan beyaz cüceler; ya da, parlaklığı çok fazla (Güneş'ten binlerce defa fazla) buna karşın sıcaklığı düşük olan kırmızı devler, anakolun dışında kalırlar. Eğer, bir yıldız, termodinamik açıdan dengeye gelmişse, bu yıldızın parlaklığı ve sıcaklığı arasında bir ilişki vardır. Toplam ışıma şiddeti, yarıçapı "r" olan bir kürenin yüzey alanı (4 x pi x r2) ve sıcaklığın dördüncü kuvvetiyle orantılıdır. Yıldızın mutlak ışıma şiddeti biliniyorsa (mutlak ışıma şiddeti, belirli bir uzaklıktaki ölçülen ışıma miktarıdır), bu yıldızın yarıçapı hesaplanabilir. Güneş'in yaydığı toplam ışıma gücü, 4x1026 Watt'tır ve yüzey sıcaklığı 6000 K (Kelvin) olarak ölçülmektedir. Güneş'in çekirdeğindeki sıcaklık ise, ancak yapısının anlaşılmasından sonra belirlenebildi. Buna göre, Güneş'in merkezindeki sıcaklık yaklaşık 10 milyon derecedir. Güneş, ortalama bir yıldız olduğuna göre diğer yıldızları onunla karşılaştırabiliriz. Bu, onların yapısının anlaşılmasında oldukça yardımcı olmaktadır. Bu nedenle, genellikle Güneş'in özellikleri diğer yıldızları tanımlarken birim olarak kabul edilir. Güneş'in kütlesi 2x1033 gram; yarıçapı ise yaklaşık 700 bin kilometredir. Diğer yıldızlara baktığımızda, Güneş'in %5'i kadar kütleden başlayıp, 100 Güneş kütlesine kadar değişen kütleler görmekteyiz. Daha küçük kütlelere sahip yıldızlar yoktur; çünkü, bu kütlelerde, yıldızın çekirdeği nükleer tepkimeleri başlatacak kadar ısınamaz. Kütlesi çok büyük olan bir yıldız ise o kadar ısınır ki, merkezindeki ışımanın yarattığı basınç yıldızı patlatır. Peki, bir yıldızın parçalarını bir arada tutan kuvvet nedir? Bu kuvvet, kütle çekimidir. Yıldızlar, genellikle durağan bir yapıya sahip olduklarına göre, kütle çekimine karşı koyacak ve çökmeyi durduracak, içerden kaynaklanan bir basınç kaynağına ihtiyaç vardır. Bir yıldızı oluşturacak gaz bulutu çökmeye başladıkça, basıncının artmasıyla birlikte, sıcaklığı da artar. Gaz bulutu, belirli bir sıcaklığa ulaştığında, merkezindeki sıcaklık, yeterli basıncı yaratarak çökmeyi durdurabilir. Ancak, sıcak gazın oluşturduğu bu yıldız, enerjinin korunumu ilkesine göre, yaydığı ışınımdan dolayı enerji kaybedecektir ve bu nedenle zamanla soğuyacaktır. Çökmeyi durduran basınç kaynağını kaybeden yıldız ise çökmeye başlayacaktır. 19. yüzyılda, Güneş'i ve diğer yıldızları inceleyen bilim adamları, bu gökcisimlerinin ışıma şiddetlerinin; dolayısıyla da enerji yayma güçlerinin önemli ölçüde değişmediğini fark ettiler. Bu cisimlerin, çok büyük yapıya sahip olduklarını göz önüne alarak soğumalarının milyonlarca yıl alacağını düşündüler. Ancak, Dünya'daki bazı jeolojik kaynaklardan elde edilen veriler, Güneş'in çok daha yaşlı olduğunu gösteriyordu. Bunun üzerine, astrofizikçiler, Güneş'in sürekli bir enerji kaynağı olması gerektiğini düşündüler. Dünya'daki jeolojik kaynaklardan edinilen bilgilerin değerlendirilmesi sonucunda, Dünya'nın yaşının yaklaşık beş milyar yıl olduğu hesaplandı. Güneş'in de en azından beş milyar yaşında olduğunu hesaplayan bilim adamları, yaydığı ışımayı ölçerek Güneş'teki her bir atoma ne kadar enerji düştüğünü buldular. Bu hesaba göre, Güneş'in her atomunun, yaklaşık bir milyon elektron Volt enerji yaymış olması gerekiyor. Bu miktardaki bir enerjinin, kimyasal olaylar yoluyla ortaya çıkması olanaksızdı. 1919-1920 yıllarında, Fransız fizikçi Jean Perrom ve İngiliz fizikçi Arthur Eddington, bu enerjinin kaynağının nükleer dönüşümler olduğunu iddia ettiler. Bu iddia, bilim adamlarının ne kadar güçlü bir önseziye sahip olduklarını gösteriyor. Çünkü, bu enerjinin ortaya çıkabilmesi için, atom çekirdeklerinin devreye girmesi gerekir. O tarihlerde, atom çekirdeklerinin varlığı ve ne kadar enerjiye sahip oldukları bilinmesine karşın, nükleer tepkimeler (çekirdek tepkimeleri) daha bütün yönleriyle anlaşılmış değildi. Bir çekirdek tepkimesini anlayabilmek için, Kuantum Mekaniği'nin anlaşılması gerekiyordu. 1920'li yıllarda, Kuantum Mekaniği'nin matematiksel bir teori olarak ortaya çıkarılmasıyla birlikte, çekirdek tepkimeleri de anlaşılmaya başlandı. Einstein'in ünlü E=mc2 formülüne göre, enerji farkının, kütle farkının ışık hızının karesiyle çarpımına eşit olması (E1-E2=(m1-m2)c2 ) gerekir. Bu bilgilerin, astrofiziğe uygulanması hemen hemen aynı zamanlara rastlıyor. Evren'deki temel madde olan hidrojenin atom çekirdeklerinin dördü bir araya geldiğinde bir helyum atomu çekirdeği ve belirli bir miktar enerji ortaya çıkar. Atkinson ve Guthermans adlı iki fizikçi, bu enerjinin yaklaşık 6 milyon elektron Volt olduğunu buldular ve yıldızın ortasında iki hidrojen atomunun çarpışarak bir helyum atomu oluşturma ihtimalini hesapladılar. Bunu Güneş'in yaymakta olduğu enerjiyle karşılaştırdıklarında Güneş'i dengede tutabilecek enerjinin kaynağını bulduklarını anladılar: Hidrojenin helyuma dönüşmesi. Yıldızların anlaşılmasında ilk adım olan bu olayın güzel bir hikayesi vardır. 1929 yılında, Guthermans ve Atkinson, konuyla ilgili makalelerini yazıp bitirdikten sonra, Guthermans kız arkadaşıyla bir yürüyüşe çıkar. Arkadaşının, "Yıldızlar ne güzel parlıyor!" sözüne karşılık, Guthermans, böbürlenerek şöyle der: "Ben, dünden beri onların niçin parladıklarını biliyorum". Bu ilk adımdan sonra, birçok bilim adamı konuya yöneldi. Araştırmalar yapıldı. Bunların sonucunda, bir takım basit hesaplarla, bir yıldızın kütlesi ne kadar olursa, içerisindeki sıcaklık ne olmalı? Bu sıcaklıkta enerji üretimi ne kadar olur? Enerji üretimi yıldızın çekimini hangi yarıçapta dengeler? türünden sorulara yanıtlar bulundu. Bir yıldızın denge durumunda kalabilmesi için, kütle çekiminin oluşturduğu kuvvetin bir şekilde, karşı bir kuvvetle dengelenmesi gerekmektedir. Dışarı doğru olan kuvvetleri yaratan basınç, içeriye doğru olan kütleçekiminin yarattığı basınçtan daha az olmamalıdır ki, yıldızın çökmesine engel olsun. Bu duruma, "hidrostatik denge" adı verilmektedir. Öte yandan, yıldızın parlaması için, içeriden dışarıya doğru bir enerji akışı olması gerekir. Enerji, yıldızda basıncın ve sıcaklığın en yüksek olduğu çekirdek kısmında üretilir. Çekirdek, tepkimelerin gerçekleştiği bölgedir. Yıldızın dengede kalabilmesi için, üretilen enerjinin dışarı atılması gerekir. Yıldızın çok sıcak çekirdeğinde üretilen enerji, yıldızın içerisinden geçerek, yüzeyden dışarı çıkar. Bir yıldızın ürettiği enerji ne kadar fazlaysa, ışıma şiddeti de o kadar fazla olur. Bir yıldızın yapısı, enerji üretimi, sıcaklık, basınç ve yoğunluk gibi değerleri birbirine bağlayan denklemler çözülerek, anlaşılabilir. Bu denklemlerin hassas çözümleri, ancak 1950’li yılların ilk kuşak bilgisayarları ile gerçekleştirilebildi. Örneğin, sıcaklığı bilinen bir yıldızın, yarıçapı, parlaklığı, kütlesi ve bunlara bağlı olarak da ömrünün ne kadar olacağı hesaplanabildi. 1920’li yıllardan bu yana, geçen süre içinde temel fizik kanunları ve nükleer fizik (çekirdek fiziği) kullanılarak, yıldızların yapısı ve evrimi aşama aşama çözüldü. Yapılan hesapların doğruluğu, gözlemlerle de kanıtlandı. Bugün, bazı nükleer tepkimeler Dünya’da reaktörlerde ve nükleer silahlarda kullanılıyor. Termonükleer tepkimeler olarak adlandırılan, hidrojenin helyuma dönüştürülmesi olayının Dünya’da gerçekleştirilmesi, muazzam bir enerji kaynağı olabilir; ancak, şu anda ciddi mühendislik problemleri bunun gerçekleştirilebilmesini engelliyor. Yeryüzünde, henüz, ortaya çıkacak bu denli yüksek sıcaklıklara dayanabilecek bir ortam yaratılabilmiş değil. Yıldızlarda ise, termonükleer tepkimeler kendiliğinden, doğal olarak gerçekleşiyor. Kütle çekimi, hidrojeni, tepkimeler için gerekli olan basınçta ve sıcaklıkta tutabiliyor. Yıldızların yapısının anlaşılması, Evren'de en çok bulunan madde olan hidrojenin dışındaki maddelerin nasıl oluştuğunu da açıklığa kavuşturdu. Evren'deki, hidrojenden ağır, demire kadar bütün maddeler, yıldızların içerisinde, nükleer tepkimelerle (çekirdek tepkimeleriyle); demirden ağır olanlar ise, bu yıldızların patlamalarıyla oluşan süpernovaların ortaya çıkardıkları çok büyük enerji sayesinde oluşmaktadır. Patlamalarla dağılan maddeden yeni yıldızlar oluştukça, Evren'deki maddenin kompozisyonu zenginleşmektedir. Vücudumuzu ve etrafımızdaki maddenin çoğunu, yıldızlarda ve süpernovalarda oluşan elementler meydana getirir. Bizi ve etrafımızdaki tüm cisimleri oluşturan maddenin, yıldızlarda "pişirilmiş" olduğunu düşünebiliriz. Bir yıldızın, evrimine hidrojeni yakarak başladığını belirtmiştik. Yıldız ilk aşamada enerjisini, hidrojeni helyuma dönüştürerek üretir. Bir yakıtı tüketen yıldız, bir diğerini yakmaya başlar. Çekirdekteki hidrojenin tükenmesiyle, helyum atomları birbirleriyle tepkimeye girer ve karbon atomları oluşur. Helyumun yanmasıyla birlikte, yıldızın merkezindeki sıcaklık, çok daha yüksek bir düzeye ulaşır ve çekirdeğin etrafındaki hidrojenin de yanmasını sağlar; bu da, içerideki basıncın daha da artarak yıldızın genişlemesine yol açar. Yıldız bu aşamada, H-R diagramında, ömrünün büyük bir dönemini geçirdiği ana koldan ayrılır. Böylece, yıldız bir kırmızı dev haline gelir. Eğer yakıt miktarı ve yakıtı oluşturan maddeler sonsuz miktarda olsaydı, yıldızın evrimi sürekli olacaktı. (Büyük kütleli bir yıldız, çekirdeğindeki nükleer tepkimelerde sırasıyla şu maddeleri yakar: Hidrojen, helyum, karbon, neon, oksijen, silisyum.) Ancak, yakıtın sınırlı oluşunun yanında, tepkimeler, en düşük ve kararlı enerjiye sahip olan demir oluşana kadar devam eder. Bu aşamada, çekirdekteki tepkimeler sona ererek yıldız evriminin "çekirdek yanması" kısmı sona erer. Artık basıncı dengeleyecek bir kuvvet kalmadığı için, kütle çekimi galip gelir. Dengelenemeyen kütle çekimi yıldızın çökmeye başlamasına yol açar. Farklı yakıtların yakıldığı her aşamada biraz daha yüksek sıcaklıklar ortaya çıkar. Bu nedenle, yakıt daha çabuk tükenir; yani, her evre bir öncekinden daha hızlı geçer. Son evrelerde, artık bu bir patlama şeklinde gerçekleşir ve ortada yalnızca demirden bir çekirdek kalır. Bu aşama, yıldızın "ölümü" olarak kabul edilir. Artakalan maddenin kütlesine bağlı olarak oluşacak cisimler ise üç gruba ayrılır: Beyaz cüceler, nötron yıldızları ve karadelikler. Beyaz cüceler, aşağı yukarı güneş kütlesinde ve yarı çapları Dünya’nınki kadar olan cisimlerdir. Bu çok yoğun cisimleri çökmeden koruyan kuvvet "dejenere elektron basıncı" olarak adlandırılır. Pauli Prensibi’ne göre, iki elektronun aynı yerde bulunması olanaksızdır. Burada, dejenere elektron basıncı devreye girer. Bir beyaz cücede, çöken madde öyle yoğun hale gelir ki, elektronlar birbirlerinin üzerine gitmeye zorlanırlar. Nötron yıldızları ise, beyaz cücelere kıyasla çok daha yoğun cisimlerdir. Yıldızın, bir nötron yıldızı olabilmesi için, yıldızdan artakalan çekirdeğin kütlesinin, 1,4 ile 2,5 güneş kütlesi arasında olması gerekir. Tipik bir nötron yıldızının çapı, yaklaşık 10 kilometredir ve yoğunluğu da yaklaşık 100 milyon ton/cm3‘tür. Yani nötron yıldızının bir çay kaşığı miktarı yaklaşık 100 milyon ton ağırlıktadır. Bir atomu oluşturan temel parçacıklar, nötronlar, protonlar ve elektonlardır. Bir nötron yıldızının içerisinde ise sadece nötronlar vardır. Çünkü, basınç o kadar yüksektir ki, elektronlar ve protonlar birleşerek nötronlara dönüşürler. Bir nötron yıldızının içerisindeki yoğunluk, bir atomun çekirdeğindeki kadardır. Yani nötronlar birbirine bitişik olarak durmaktadırlar. Aynı, Pauli Prensibi’nde elektronlar için olduğu gibi, bu basınçta, nötronlar daha fazla sıkışamazlar ve yıldız denge konumuna gelir. Nötron yıldızları, gözlenebilen en yoğun yıldızlardır. Çökmeden önce, belirli bir açısal hıza sahip olan yıldızın hızı, yıldız çökmeye başladıkça giderek artar. (Bu, kolları yana açık olarak dönen bir buz patencisinin, kollarını kapatarak hızlanmasına benzer.) Nötron yıldızları gibi çok çökmüş gökcisimleri çok hızlı dönerler. İletken bir cisim çökerse, yani yoğunluğu artarsa, manyetik alan şiddeti de artar. Buna dayanarak nötron yıldızlarının manyetik alana sahip olduklarını söyleyebiliriz. Bu çok güçlü ve çok hızlı dönen mıknatıslar, elektromanyetik dalgalar üretirler. Nötron yıldızlarını, Evren'de kendi kendine oluşmuş birer "radyo istasyonu" olarak düşünebiliriz. Bu "radyo istasyonu" her yöne yayın yapmaz. Çünkü, dönen bir mıknatıs her yöne değil, kutupları doğrultusunda ışınım yapar. Kutuplarda ivmelenen yüklü parçacıklar, kutupların doğrultusunda bir ışınım fışkırmasına yol açarlar. Eğer, bu ışınımın yönü tesadüfen bizim yönümüzdeyse, biz bu ışınımı atmalar (pulse) olarak görürüz. Yıldızın her dönüşünde, bu ışınım bakış doğrultumuzdan bir kez geçer. Bu şekilde gözlenen nötron yıldızlarına atarca (pulsar) adı verilir. İlk atarca, 1967 yılında tesadüfen keşfedildi. Doktora öğrencisi Joustin Bell tarafından farkedilen düzenli bir sinyal yaklaşık bir yıl boyunca bilim adamlarının kafasını karıştırdıktan sonra, olayın aslı anlaşıldı. Çok düzenli ve hızlı olan bu sinyallerin, ancak küçük çaptaki bir gökcisminin dönüşünden kaynaklanabileceğini tahmin eden astronomlar, böylece, o zamana değin sadece teoride varolan nötron yıldızlarının varlığını kanıtladılar. Bugün bilinen yaklaşık 600 atarca vardır. Bilinen en hızlı atarca ise saniyede 642 defa dönmektedir. Eğer, ölen yıldızdan artakalan çekirdeğin kütlesi 2,5 Güneş kütlesinden büyükse, artık bu yıldızı dengede tutacak herhangi bir kuvvet yoktur. O halde, bu yıldız sonsuza değin çökecek; ancak, biz bunu belli bir aşamadan sonra göremeyeceğiz. Bir cismi görebilmemiz için, bu cisimden kaynaklanan ya da yansıyan ışığın gözlerimize ulaşması gerekir. Eğer, 2,5 güneş kütlesindeki bu cisim, 3 kilometreden küçük bir çapa kadar sıkışırsa, bu cismin kütleçekimi, hiçbir şeyin, ışığın bile bu cisimden kaçmasına olanak tanımaz. Bu nedenle bu cisimlere "karadelik" adı verilir. Hiç ışık yaymadığı ve yansıtmadığı için, bir karadeliği doğrudan gözlemek mümkün değildir; ancak, çeşitli yöntemlerle, varlığını anlamak hatta kütlesini ölçmek mümkün olabiliyor. Yöntemlerden birisi şudur: Eğer, bir ikili yıldız sisteminin üyerinden birisi kara delikse, ve eğer yıldızdan karadeliğe bir madde akışı oluyorsa, karadeliğin etrafında dönerek, içerisine düşen madde güçlü x-ışınları yayar. Bu güçlü ışınım, bir karadeliğin varlığının göstergesi olabilir. Diğer bir yöntem, "kütleçekimsel mercek" olarak bilinen etkiden yararlanılmasıdır. Karadeliğin yarattığı çok güçlü kütleçekimi, yakınından geçen ışık ışınlarının bükülmesine neden olur. Yani karadelik, bir mercek gibi davranır. Eger bir karadelik, uzaktaki bir ışık kaynağıyla Dünya’nın arasına girerse, bu cismin görüntüsü, mercek etkisinden dolayı bozulmalara uğrar. Bugüne kadar, Samanyolu içerisinde, bir kütleçekimsel mercek etkisine rastlanmadı. Buna karşın, çok uzaklarda bulunan kuasarlarla aramıza giren karadelikler tespit edildi.

Ekoloji

Ekoloji, organizmalarla, içinde yaşandıkları ortamı ve bu iki varlığa ait karşılıklı etki ve ilişkileri inceleyen bir bilim dalı. Bu tanımlamadaki organizmalar, diğer bir deyim ile canlılar veya canlı çevre; insan, hayvan ve bitkilere ait bireyleri veya bunlardan oluşmuş toplumları ifade etmektedir. Tanımlamanın içinde geçen organizmaların içinde yaşadıkları ortam deyimi ise cansız çevre olarak da ifade edilir ve hava, su, toprak, ışık gibi faktörleri kapsar. Ekolojinin; botanik, zooloji, mikrobiyoloji, fizyoloji, bitki beslenmesi, anatomi, morfoloji, patoloji, pedeloji, jeoloji, jeomorfoloji, mineraloji, fizik, kimya, meteoroloji ve klimatoloji gibi bilim dalları ile yakın ilgisi vardır. Araştırma konusu, yöntemi ve amaçlarındaki bazı özellikleri yardımıyla ekolojiyi diğer doğa bilimlerinden ayırma olanağı vardır. 1) Herşeyden önce ekoloji bütün canlılar için ortak olan ve canlılar üzerinde etki yapabilen temel konularla ilgilenir. 2) Diğer bir ayırıcı özelliği ise ekolojinin bir canlıya ait belirli organları ve bu organlardaki hayat süreçlerini değil, canlıların içinde bulundukları hayat ortamı ile olan karşılıklı ilişkilerini incelemesidir. Yeryüzünde on kilometre okyanus tabanından atmosferin on kilometre yerden yüksekliğine kadar olan tabaka canlıların barınma yeridir. Bu alana dünya katmanları arasında biyosfer adı verilir. Ekoloji de 20 km’lik dikey alan içersindeki canlıların yaşama şekillerini ve birbirleriyle olan ilişkilerini inceler. Canlıları etkileyen çevre faktörlerine ambiyotik faktörler, canlıların birbiriyle olan ilişkilerine biyotik faktörler denir. Modern ekolojide anlama kolaylığı sağlamak için canlılar organizasyon derecesine göre sıralanır.Bu sıralama sonucunda biyolojik spektrum meydana gelir.Bu spektrum;Protoplazma-Hücreler-Dokular-Organlar-Organsistemleri-Organizmalar-Populasyonlar-Kommuniteler-Ekosistemler-Biyosfer şeklinde sıralanır. İşte bu spektrum içerisinde ekoloji; organizmalardan sonraki terimleri inceler.Biyotik faktörleri oluşturan bu terimlerin üzerindeki fiziksel ve kimyasal faktörlerin sınırlayıcı etkisini de ekoloji inceler. Ekolojide kullanılan bazı terimler vardır.Bunların başlıcaları; Populasyon: İnsan nüfusunu ifade edeb bir terimdir. Ancak ekolojide belirli sınırlar içersinde barınmakta olan aynı türden oluşan bireyler topluluğunu ifade eder. Ekolojinin biyotik faktörler içersinde en küçük birimidir. Populasyonlar kendi kendine yeterli değildir. Kommunite: Bir bölgede yerleşen populasyonlar topluluğudur. Abiyotik faktörlerle birlikte kommuniteler kendi kendilerine yetebilen topluluklardır. Ekosistem: Kommunite + Abiyotik ortam ekosistemi oluşturur. Habitat: Populasyon içersindeki canlıların biyosfer tabakasındaki kalıtsal yapısına uygun yaşama bölgesine habitat denir. Habitat canlının yaşama adresidir. Niş:Habitat içersindeki canlıların yaptığı biyolojik faliyet ya da iştir. Flora: Belirli bir bölgedeki veya biyosferdeki bitki topluluklarıdır. Aynı zamanda bakterilerin oluşturduğu populasyonlara da flora denir.

Erozyon

Erozyonun kelime anlamı: Bir varlığın bir değeri yerine getirilemeyecek şekilde yok olmasıdır. Toprak biliminde ise; yeryüzündeki ana materyalin çeşitli etkenlerle aşınıp taşınması olayıdır. Erozyon, tabiatın normal süreci içinde meydana geliyorsa normal erozyon; insanın tabiattaki toprak, su ve bitki arasındaki dengeyi bozucu nitelikteki müdahaleleri sonucu meydana geliyorsa hızlandırılmış erozyon adını almaktadır. Normal erozyon, genellikle insan müdahalesi olmayan yerlerde görülür ve çok yavaş olarak gelişir. Meraların aşırı derecede otlatılması, ormanların tahrip edilmesi ile daha az korunan toprak, su ile kolayca taşınabilmektedir ve erozyon hızlanmaktadır. Yapıcı Unsurlara Göre Erozyonun Çeşitleri Özellikle ülkemizde tahribatı büyük boyutlara ulaşan su erozyonu, erozyon çeşitleri içerisinde en önemlisidir. Su erozyonundan sonra diğer erozyon çeşitleri önem sırasına göre; rüzgar, çığlar, heyelanlar ve buzullar olarak sıralayabiliriz. Çığ zaman zaman can ve mal kayıplarına neden oluyorsa da su erozyonu afeti karşısında ikinci planda kalmaktadır. 1- Su Erozyonu Su erozyonu, diğer erozyon çeşitleri içerisinde en yaygın ve en etkili olanıdır. Bunun için, toprak erozyonu denildiğinde akla su erozyonu gelmektedir. Türkiye topraklarının % 86'sında erozyon vardır. Böylece su erozyonunun etkilediği alan 66.9 milyon hektarı bulmaktadır. Yurdumuzdaki önemli can ve mal kayıpları su erozyonu sonucu meydana gelmektedir. 2- Çığlar Türkiye'nin aşırı derecede ormansızlaşmış, yükseltisi yurdun diğer kısımlarına oranla daha fazla ve yağışların genel olarak % 45' den sonraki meyilde kar şeklinde düştüğü Kuzey- Kuzeydoğu ve Doğu Anadolu'da çığ olaylarına sıkça rastlanmakta, can ve mal kayıplarına neden olduğu gibi yerleşim yerlerini, yolları, turistik tesisleri ve devlet yatırımlarını tehdit etmektedir. Türkiye'de yalnız 1985 yılından bugüne kadar 233 çığ olayı tespit olunmuş ve bu süre içinde 604 kişi hayatını kaybetmiştir. Çığ, pürüzsüzlüğü olmayan eğimi yüksek kayalık ve otlu satıhlara düşen aşırı kar yağışlarının kaygan satıhtan kopması ile aşağı kısımlara doğru hızını ve miktarını arttırarak meydana gelen bir kar kitlesi akımı olayıdır. Bu kar kitlesi önüne gelen insanların ölümüne neden olabildiği gibi ev, ahır, sınai tesis v.b. gibi yerlere zarar vererek kara ve demiryollarını kapatabilmekte günlerce trafiği aksatabilmekte ve sportif amaçlı gezilerde insan ölümlerine neden olmaktadır. 3- Rüzgar Erozyonu Rüzgar erozyonu sonucu verimli toprakların kaybı, buharlaşmanın hızlanmasıyla toprak emliliğinin azalması, bitki büyümesinin yavaşlaması, ulaşımın aksaması ve verimin düşmesi olumsuzluklarını ortaya çıkarmaktadır. Taşınan kum ve verimsiz toprak, üretken tarım topraklarını kaplayarak, tarım yapılamaz hale getirmektedir. Mevcut Durum Türkiye jeomorfolojik yapısı itibariyle engebeli bir ülkedir. Nitekim ülkemizin toplam alanının % 46'sını % 40'dan fazla eğime ve % 80'den fazlasını da % 15'den fazla eğime sahip sahalar teşkil etmektedir. İklim yarı kurak, yağışlar düzensiz ve şiddetli sağanak şeklindedir. Bütün bu olumsuz faktörlerin yanında, toprağı normal yapısı ile koruması gereken ormanlar, yangın ve kaçak kesim sonucu koruyucu vasfını büyük ölçüde yitirmiş, meralarda aşırı otlatma ve tarla açmaları ile korumasız hale gelmiştir. Erozyon bütün Dünyada değişik şekil ve şiddette meydana gelmekte ise de yurdumuzda özellikle daha yaygın ve hızlı seyretmekte ve hemen hemen her çeşidi bulunmaktadır. Yüzeysel erozyon, oyuntu erozyonu, arazi kaymaları, rüzgar erozyonu ve çığlar bunların başlıcalarıdır. Buna karşın Türkiye'de, erozyonla savaş çalışmaları ne yasal, ne teknik ve ne de sosyo-ekonomik yönlerden rayına oturmuştur. Bunun sonucu olarak ta toprak servetinin kaybı yanında sık sık sel felaketleri meydana gelmektedir. En yakın örnek olarak 1998'de Batı Karadeniz selinde 30, 1995 İzmir selinde 63, ve yine 1995 Senirkent selinde 74 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, rakamlara dökülmesi çok zor maddi zarar meydana gelmiş, insanlarımız acı çekmişlerdir. EROZYONUN NEDENLERİ Doğal Yapıdan Kaynaklanan Nedenler 1- İklim İklimin erozyon üzerine etkisi; yağış, sıcaklık ve rüzgarla olmaktadır. Bunların içerisinde en önemlisi yağış olup, yağışın da şekli, şiddeti, süresi ve rejimi erozyona farklı etkiler yapmaktadır. diğer taraftan sıcaklık, yağışların çeşidini, toprağın donmasını ve nem içeriğini etkilemek suretiyle detaylı olarak erozyonun şiddetine tesir etmektedir. Bu açıdan Doğu Anadolu Bölgemizde toprağın 50 cm. derinliğe kadar donması ve sıcak havalarda gevşemesi olayı, diğer bölgelerimizde yağmur ve rüzgar, erozyon olayları açısından önemlidir.Ülkemizin dünyadaki konumu nedeniyle özellikle İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri'nde yaz kuraklığı ve yağış azlığı/yetersizliği diğer bölgelere göre daha fazladır. Bu nedenden dolayı, bitki örtüsünün zayıf olduğu bu bölgeler ülkemizin erozyondan en fazla etkilenen bölgeleridir. Çünkü, kurak ve yarı kurak sahaların mevcut ekosistemlerinin bozulması kolay ve hızlı olmakta ve bozulan ekosistemlerinin tekrar eski haline getirilmesi de zor ve pahalı olmaktadır. 2- Topografya Yamacın eğim ve uzunluğu erozyonda etkili topografik etkenlerdir. Erozyonun şiddeti ve toprağın yüzeysel akışla taşınmasına neden olan faktörlerin başında eğim gelmektedir. Dünyada kara kütlesinin ortalama yüksekliği 700 m., Avrupa'nın 330 m., Afrika'nın 600 m., Asya'nın 1010 m. olmasına rağmen Türkiye'nin ortalama yüksekliği 1132 m. 'ye ulaşmaktadır. Yükselti basamakları dikkate alınarak yapılan değerlendirmede de 0-500 metre arasındaki alanlar ülkemizin %17,5'u, 500-1000 metre arasındaki sahalar % 26,6'sını kaplamakta , 1000-2000 metre arasındaki alanlar ise % 45,9' a ulaşmaktadır. Ülkemiz arazisinin eğimli ve engebeli olması, orman ve ot örtüsünün tahrip edildiği alanlarda doğal dengenin hızla bozulması sonucunu doğurmaktadır. Doğal dengenin bozulması sonucu hızla toprakların aşınması süreci başlamaktadır. Erozyonun şiddetli olarak devam ettiği alanlarda altta bulunan jeolojik yapı yer yer taşlı ve kayalık araziler halinde ortaya çıkmaktadır. 3- Jeolojik ve Toprak Yapısı Ülkemizin jeolojik ve toprak yapısı; genelde pekişme durumu zayıf, ayrışmaya ve değişmeye karşı fazla direnç göstermeyen taneli, tortul ve volkaniktir. Toprak ile jeolojik yapı arasında sıkı bir ilişki vardır. En fazla aşınmaya uğrayan zeminler Eosen ve Neogen zamanlara ait araziler ile volkanik kül ve tüflerdir. Genelde pekişme durumu zayıf, ayrışmaya ve erozyona karşı fazla direnç göstermeyen gevşek yapılardan oluşan topraklarımız erozyona hassas bir yapıdadır. Bu nedenle, en fazla aşınan ve sellere en fazla malzeme veren kaynaklar kumlu, şiltli, çakıllı olan pekişmemiş araziler ile bünyesine su aldığında kısa sürede eriyebilen tuzlu ve alkali maddeler bakımından zengin, milli ve killi depolar olmaktadır. Ülkemizde, toprak örtüsünün tamamen yok olduğu eğimli alanlarda erozyonun şeklini, şiddet ve seyrini; jeolojik yapıyı oluşturan ana materyalin yapısı, bünye özelliği, yağış sularını tutma ve geçirme kapasitesi gibi fiziksel ve kimyasal özellikleri belirler. Öte yandan, kurak ve sıcak iklim şartları altında Anadolu'nun kapalı havzalarında çökelmiş olan tuzlu, alkali maddeler bakımından zengin killi, marnlı ve jipsli depolarda kimyasal erozyon ön plana geçmiştir. Ülkemizde, bazı ana kayalar üzerinde oluşan toprak aşınması; kayalık-taşlık alanların ortaya çıkmasına ve dolayısıyla buraların VIII. sınıfa giren araziler haline gelmesine yol açmıştır. 4- Bitki Örtüsü ve Ölü Örtü Çıplak arazilere oranla bitki örtüsü ile kaplı arazilerde erozyon daha az meydana gelmektedir; çünkü, bitki örtüsü intersepsiyonla toprağa ulaşan yağışın miktarını, şiddetini ve mekanik etkisini azaltır,kökleriyle toprağı sarar ve taşınmasını önler. Orman toprakları ise, suyun akış hızını azaltır ve suyun toprağa sızmasını artırarak erozyonun şiddetini düşürür. Ayrıca; bitki örtüsü, toprak yüzeyinde biriktirdiği ölü örtü ile toprağı yağmura karşı korumaktadır. Özellikle, orman ölü örtüsü, en şiddetli yağışları yüzeysel akıma geçmeden toprak içerisine kolaylıkla geçirebilecek bir infiltrasyon kapasitesine sahiptir.

Coğrafyada Bilinmeyenler

ABD’de Yellowstone’deki on bir gayzerden birine “eski sadık dost” denir. Çünkü bu gayzer şaşılacak bir düzenle, her altmış beş dakikada bir ve tam dört buçuk dakika süreyle, bir kaynar su ve buhar sütununu havaya fışkırtır. Her fışkırtmadan önce davul gümbürtüsünü andıran boğuk bir uğultu duyulur, sonra da köpüklü sular 50 metreye kadar fışkırır. Aynı parkta bulunan ve “dev” ismiyle anılan gayzerin fışkırma süresi ise bir saati aşar. Ancak suları 75 metreye kadar ulaşan bu gayzer haftada bir kez fışkırır. Suyun içindeki minerallere bağlı olarak zeminde oluşan sarı renkli çökelmiş sarı rengindeki kayaçlardan dolayı “yellowstone” denilmektedir. Golf Stream akıntısı, Meksika Körfezinden doğduğu için İngilizcede “körfez akıntısı” anlamındaki bu isimle anılmıştır. Genişliği 50 kilometreyi, derinliği 1000 metreyi bulan akıntının akış hızı saatte 4–5 kilometre civarındadır. Yaz kış hep sıcak olan bu akıntı Batı Avrupa kıyılarının ılıman bir iklime sahip olmasında önemli bir etkiye sahiptir. ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki Kaliforniya Çölü “ölüm vadisi” olarak ta bilinir. Deniz seviyesinden 85 metre aşağıda bulunan bu mekân ABD’nin keşfedilmesinden sonra altın arayıcılarının gözde mekânı olmuştur. “Altına hücum” devrinde altın bulmak için yollara düşen maceracıların çoğu susuzluk, güneş çarpması ve soğuk nedeniyle ölmüştür. Bu nedenle bu bölgeye “ölüm vadisi” denilmiştir. Dünyanın çekim kuvveti cisimleri kendine çeker. Bu nedenle uzaya gönderilen cisimlerin yerçekiminin etkisinden kurtulması gerekir. Saatte 29.000 kilometre hızla giden bir roketten fırlatılan bir uydu dünya çevresindeki yörüngesine otururken, saatte 29.000 kilometreden daha düşük hızla giden roket dünyanın çekim kuvvetten kurtulamaz ve dünyaya geri düşer. Saatte 40.000 kilometre hızla giden bir roket ise dünyanın çekim kuvvetinden kurtulduğu için uzaya gidebilir. Afrika kıtasındaki volkanik Klimanjaro Dağı “ışıldayan dağ” diye bilinir. Çünkü geniş ve ıssız bir yaylanın ortasında tek başına yükselir. Kalıcı kar ve buzla örtülü pırıl pırıl zirvesi kilometrelerce uzaktan seçilir. Bu haliyle gözleri kamaştırıp, göreni büyülediğinden bu dağ yerli dilinde “ışıldayan dağ” diye bilinir. Masai yerlileri ise bu dağı tanrının evi ( ngai ngai ) olarak nitelendirir. ABD’nin geçmişini New York şehri kadar iyi simgeleyen başka bir şehir yoktur. New York 70 farklı ulustan oluşur, dünyanın en büyük zenci kentidir. İtalya toprakları dışında kurulmuş en büyük İtalya kentidir.1626 yılında Hollandalılar tarafından “Yeni Amsterdam” ismiyle kurulan kent daha sonra İngiliz ve İtalyanların eline geçmiştir. Bu kentte yaşayan Yahudi sayısı İsrail devletindekine eşittir. İzlandanın başkenti Reykjavik yerli dilinde “dumanlı körfez” anlamına gelmektedir. Kentin çevresinde çok sayıda gayzer bulunduğundan yılın önemli kısmında kent dumanlar içerisindedir. Bu nedenle kente dumanlı körfez anlamına gelen Reykjavik ismi verilmiştir. İstanbul halici, bir boynuz gibi kıvrıldığı için yabancılar tarafından “altın boynuz” ( golden horn ) olarak ifade edilmektedir. Avrupa’nın kuzeyinden Asya’nın doğusuna kadar uzanan “tayga ormanları” 8 milyon kilometrekarelik alanı ile dünyanın en geniş ormanı olup, ekvatoral bölgenin yağmur ormanlarından daha geniş yer kaplar. Lut Gölünde % 26’yı bulan tuzluluk nedeniyle insan hiç kımıldamadan ve de yüzmeden suyun üstünde durabilir. 1020 yılında Amerika’ya ulaşan Vikingler, buradaki yerli halkların kırmızı rengi çok sevdiklerini ve topraktan elde ettikleri boyalarla yüzlerini kırmızıya boyadıklarını görmüşlerdi. Bu nedenle bu esmer derili insanlara “kızıl adamlar”, “kızıl derililer” ismini takmışlardır. “Menderes” ismi Türkiye’nin Ege Bölgesindeki Büyük Menderes Nehrinin çizdiği büklümlerden alınarak, coğrafya literatürüne geçmiştir. “Atlas” ismi dünyayı omuzları üstünde taşıdığı düşünülen mitolojik Yunan tanrısına binaen 1595’te Mercator’un yayınladığı dünya haritaları takımına verdiği isimdir. “Himalaya” ismi Sanskritçede “onun evi” ( him=onun, alaya=evi ) anlamına gelmektedir. “Nederland” Flamancada alçak ülke anlamına gelmektedir. Çünkü Hollanda topraklarının % 60’ı denizin doldurulmasıyla kazanıldığından, ülkenin hiçbir noktasının yükseltisi 300 metreden fazla değildir. Hatta % 27’si deniz seviyesinin altındadır. Volkan ismi İtalya’daki Sicilya Adasının kuzeyinde yer alan Eloiata takımadalarında bulunan “Vulcano” yanardağından ( roma ateş tanrısı Vulcanusa binaen ) gelmektedir. Havanın insan üzerine yaptığı itme kuvveti ( basınç ) hissedilemez, çünkü insan vücudu da havayı aynı kuvvetle dışarı doğru itmektedir. Ham petrol arıtma için 400 °C’ye kadar ısıtılınca buhar haline dönüşür. Isıtılan ham petrol buhar ayrıştırma kolonundan yukarı doğru çıktıkça soğur ve farklı sıcaklıklarda ayrışarak 340 °C’de mazot, 260 °C’de gazyağı, 180 °C’de benzin, 110 °C’de gaz elde edilir. Kalorifer peteği gibi ısıtıcıların pencerelerin altına konulmasının nedeni, dışarıdan gelen soğuk havayı ısıtmasıdır. Dünyanın Güneşten aldığı enerji miktarı, 100 milyonun üzerinde elektrik santralinin ürettiği enerji miktarına eşittir. Doğu Yarımküredeki tropikal siklonlara “tayfun” denir. Çince taifung kelimesinden gelen bu sözcük “büyük rüzgâr” anlamına gelmektedir. “Everest Dağı” ismini, 1852’de ekibiyle buranın Dünyanın en yüksek dağı olduğunu keşfeden İngiliz dağcı Sir George Everest’ten almıştır. Karayolu taşımacılığında Türkiye 23.300 araçla birinci, Almanya 21.200 araçla ikinci, İngiltere 12.400 araçla üçüncü, Fransa 10.900 araçla dördüncü sırayı alır. İrlanda ılıman iklimin etkisinde olduğundan yıl boyunca yağış alır. Bu nedenle sürekli yeşil çayırlarla kaplı olup “zümrüt ada” olarak nitelendirilir. Sömürgecilik döneminde Portekiz’in başkenti Güney Amerika kıtasındaki “Rio de Janerio”’idi. Dünya atmosferine bir günde giren akanyıldız ( göktaşı ) sayısı 75.000.000 civarındadır. Amazon Nehrinin ismi kadın savaşçı anlamındaki amazondan gelmektedir. 1541’de nehir boyunca yolculuk yapan Orellana adındaki bir İspanyol gezgin, yolculuğu boyunca pek çok kadın savaşçıyla çarpıştığından nehre Yunan mitolojisinde kadın savaşçı anlamına gelen “Amazon” ismini vermiştir. Orta Asya’daki Taklamakan Çölünün ismi Çincede “giden gelmez” anlamındadır. ABD, Kanada sınırındaki Niagara Çağlayanı 29 Mart 1848’de buzlar Ontario ırmağının akışını engellediğinden 30 saat süreyle akmamıştır.

Kanyon sözcüğü İspanyolca “boru” ya da “tüp” anlamındaki cana sözcüğünden gelir. Kanyon bir ırmağın kayaları oyarak açtığı derin, dik duvarlı vadi anlamındadır. 1776’da Francisco Garces adlı bir İspanyol papaz kırmızı çamurundan ötürü bu nehre İspanyolcada “kırmızı” anlamına gelen “Colorado” ismini vermiştir. 1600 kilometre uzunluğundaki Colorado Kanyonuna “büyük kanyon” ismi ise tek kollu coğrafyacı John Wesley Powell tarafından konulmuştur. Powell ve ekibi büyük kanyonu 98 günde aşmış ve ölümden zor kurtulmuştur. “Karst” kelimesi, Hırvatistan’ın kuzeybatısında bulunan ve krs, kras=taş anlamına gelen yayladan alınmadır. Slavca bir kelime olup, bu tür araştırmalar önce bu bölgede yapıldığından tüm dünyada bu tür araziler için “kars, karstik” sözcükleri kullanılmıştır. Hortumlar o kadar güçlüdür ki kurbağa, balık ve kuşları yutup sonra bunların yağmur gibi düşmesine yol açabilir. 1978’de İngiltere’de kaz, 1994 yılında Avustralya’da oluşan şiddetli bir fırtına sonucu yüzlerce tatlı su balığı yağmıştır. Çok yağış alan tropikal bölgelerde sel baskınlarından korunmak için evler yüksek direkler üzerine kurulur. Sahra çölündeki “siroko” rüzgârı buradaki kumları kaldırarak uzak mesafelere taşınmasına neden olur. Bu durum uzak mesafelerde, örneğin İngiltere ve İsviçre gibi ülkelerde kızıl renkli kar ve yağmur yağışlarına neden olmuştur. Tropikler arası dışındaki bölgelerde yağışlar genelde kar olarak başlar, alçaldıkça ısındığından yağmura dönüşür. Kutuplarda yaşayan hayvanların ( kutup ayısı, penguen, kutup tilkisi ) kalın ve yalıtıcı yağ ve tüy katmanları sıcağı içeride, dondurucu soğuğu dışarıda tutmaya yarar. Bu nedenle dış ortama göre vücut sıcaklıklarının değişmemesi onları aşırı soğuktan korur. Yeryüzündeki buzun % 99’u Antarktika Kıtası ve Grönland adasında bulunur. 909 m³ /sn’lik yıllık ortalama akımıyla Fırat, Türkiye’nin en bol akımlı nehri iken, Dicle 629 m³ /sn’lik ortalama akımla ikinci sıradadır. Cebelitarık adı; M.S 711’de bölgeden geçen Arap komutan Tarık Bin Ziyad’ın ismine binaen yöredeki bir dağa Cebel el Tarık “Tarık dağı” denilmiştir. Bu isim sonraları Cebelitarık şekline dönüşerek ülkenin ismi haline gelmiştir. Fırat 127.000 km²’lik su toplama havzasıyla Türkiye’nin en geniş havzalı nehridir. Danimarka’nın başkenti “Kopenhag” şehrinin adı bu dilde tüccar limanı anlamına gelen “kopenhavn” sözcüğünden gelir. Faröe adaları; Danimarkacada “uzak adalar” anlamına gelmektedir. Ekvatoral bölgedeki “yağmur ormanları” dünya yüzölçümünün % 10’nunu kaplamasına karşın, tüm dünyadaki hayvan ve bitki türlerinin % 50-70’ini bünyesinde bulundurmaktadır. Trias devrinde Pangea adı verilen tek ve çok büyük bir kıta vardı. Kretase devrinde ise Pangea’nın bölünmesiyle yeni kıtalar oluşmuştur. Kutup yaşamına en iyi uyum sağlayan hayvanların başında Güney kutbunda yaşayan imparator pengueni gelmektedir. Bu hayvanlar – 60 °C’de yumurtlamaktadır. Amerika’daki tornado rüzgârlarının hızı saatte 1000 kilometreyi bulmaktadır. ABD’de 1970 yılında meydana gelen bir tornado 400.000 can almıştır. Himalaya Dağlarının 4000 metre yüksekliğindeki kesimlerinde sıcaklık – 40 °C’ye kadar düştüğünden sular 8 ay boyunca donar. Dünyanın en büyük ekonomileri; ABD, Japonya, Çin, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Kanada’dır. İsveç’in başkenti Stockholm çok sayıda kanal ve köprüye sahip olduğu için “kuzeyin Venedik’i” olarak nitelendirilir. “Ukrayna” Slavca sınır ülkesi anlamına gelmektedir. Arjantin’deki uçsuz bucaksız otlaklarda ( pampalarda ) atlarıyla sürü çobanlığı yapanlara “gaşo”, Kuzey Amerika’da aynı şekilde sürü çobanlığı yapanlara ise “kovboy” denir. Kıtalar mantodan hafif oldukları için mantonun içine gömülmezler, aksine onun üzerinde bir gemi gibi yüzerler. 5000 metre yükseklikte basınç azalması nedeniyle su 70 °C’de kaynar. İnsanoğlunun yerkabuğunun içlerine doğru inebildiği en derin nokta 12.000 metredir. Rusya Federasyonundaki Kola Yarımadasında jeolojik amaçla yapılan kazılarda 12.000 metreye inilmiştir. Günde 11 metre yol alınabilen kazıda 200 °C’lik sıcaklığa ulaşılmıştır. Mercanadalar, mercan denen çok küçük deniz canlılarının iskeletlerinin okyanus tabanında üst üstte yığılmasıyla oluşmuştur. ( Maldiv Adaları ) Galapagos Adaları ismini İspanyolca kaplumbağa anlamına gelen “dev galapagos kaplumbağasından” almıştır. Hindu dininde Ganj Irmağı kutsal sayılır. Bu nedenle bu kutsal ırmakta yıkanılır. “Tsunami” Japoncada deprem dalgası demektir. Bu dev dalgaların hızı saatte 900 kilometreye ulaşabilir. Derin denizde yüksekliği 1 metreden az olan bu dalgalar, karaya ulaştıklarında hızları azalır, ancak yükseklikleri artarak 30–50 metreye kadar ulaşabilir. Tsunamilerin % 90’ı Büyük Okyanusta ortaya çıkar. Afrika’daki Victoria çağlayanına İngiliz kâşif David Livingstone kraliçe Victoria’nın adını vermiştir. Bu çağlayan sis tabakası yaratarak büyük bir gürültüyle aşağıya döküldüğünden yerlilerce “gümbürdeyen duman” diye bilinir. Bir yükseltinin dağ olarak nitelendirilebilmesi için çevresinden en az 600 metre yüksek olması gerekir. Doğal bitki örtüsünün cılız olduğu bölgelerde, nüfusta seyrektir. Çünkü bitki örtüsünün cılız olduğu yerlerde hayvan türleri de azalır ve insanların beslenmesi zorlaşır. Asor adaları Atlas Okyanusunda yer alan volkanik ve dağlık adalardır. Portekizliler 1432’de bu adalara ayak bastıklarında yırtıcı kuşların bolluğundan dolayı Portekizcede akbaba anlamına gelen “açores” ismini vermişlerdir. Eskimolar kendilerine inuit yani “insan” derler. En çetin çevre koşullarına uyum sağlayan Eskimolar ren geyiği, ( tareninuit ) balina, ( nuuninuit ) fok balığı ve kutup ayısı avlayarak geçinirler. Igloo adı verilen buzdan evlerde yaşayan ve azla yetinen bir halk olan Eskimolar ne yetkili makam tanırlar, ne de sürekli bir yere yerleşirler. Kültürlerinde kar ve soğuğun etkisi büyüktür. İtalya sınırları içinde yer alan 62 km²’lik San Marino, turizm ve posta pulu satıcılığıyla geçinen küçük bir ülkedir. San Marino’da caddelerde otomobil ve motorlu taşıtla dolaşmak yasaktır. Halley kuyruklu yıldızını İngiliz bilim adamı Edmund Halley bulmuştur.

1976’da Richter ölçeğiyle Çin’in Hebei bölgesinde meydana gelen 7,7 büyüklüğündeki deprem 800.000 insanın ölümüne neden olmuştur. İrlanda’nın kuzeyinde 4000’i aşan soğumuş bazalt sütunundan oluşan arazi devler kaldırımı olarak nitelendirilir. Yörede “zafer yolu”kalıntısı olarak bilinen bu taşlar aslında yanardağ lavlarının paralel kenarlı büyük prizmalar şeklinde hızla soğumasıyla oluşmuştur. Fransız Rivierası “Cote d’Azur’a” denizinin mavi sularından dolayı “mavi kıyı” anlamına gelen bu isim verilmiştir. ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki Yosemite Parkta bulunan dev ağaçlara; uzun ömürleri ve koca gövdelerinden dolayı Kızılderili Cherokees kabilesinin büyük şefi, dev yapılı “See-Quayah’ın” adına binaen “Sekoya” adı verilmiştir. Richter ölçeğine göre 8,6 büyüklüğünde ki bir deprem, 100 hidrojen bombasının gücüne eşittir. Okaliptüs ağaçlarının boyları 150 metreyi aşar. Bu ağacın yassı yaprakları eksenleri kuzey-güney doğrultusunu aldığından güneşin kavurucu sıcağından korunur. Bu nedenle bu ağaçlara Yunancada “koruyucu” anlamına gelen okaliptüs adı verilmiştir. Türkiye’deki en iyi cevizler; Bursa, Kastamonu, Bolu, Tokat, İzmit-Karamürsel, Ankara-Kızılcahamam ve Yalova’da yetişir. Alaska’da 3 milyona yakın göl vardır ve tamamına yakını buzul aşındırmasıyla oluşmuştur. Şimdilerde bir Jeep markası olan “Cherokee”ismi Kızılderililerden alınmıştır. Amerika işgali sırasında bir Kızılderili kabilesi olan “Cherokeeler” batıya gitmeyi reddeder ve Carolina’da bulunan Dumanlı Dağlara saklanır. Bu nedenle bir dağ aracı olan jeepe “cherokee” ismi verilir. Sunay Akın Gökkuşağının sonu yoktur. Gökkuşağı aslında tam bir çember biçimindedir. Ancak insanlar sınırlı bir uzaklığı, yani ufka kadar olan uzaklığı görebildiği için ancak bu çemberin sınırlı bir bölümünü görebilir. Tsunami karaya ulaştığında, genellikle ilk önce körfezdeki bütün sular boşalır. Kömür petrol, doğal gaz gibi enerji kaynaklarına organik kökenli olmaları nedeniyle “ fosil yakıt” denir. Avustralya’daki büyük set kayalıkları ve çevresinde deniz yaşamı çok çeşitlilik gösterir. Bu kayalıklarda 400 mercan, 215 kuş ve 1500’den fazla balık çeşidi yaşar. Üç küçük gemi ve çoğu kürek mahkûmu olan bir avuç tayfa ile çıktığı uzun ve tehlikeli yolculuk sonrası Antik Adalarına ulaşan Kristof Kolomb, Hindistan’ın batı kıyılarına ulaştığını sanmış ve buraya uzun süre “Batı Hint Adaları” denilmiştir. Floransalı Amerigo Vespuci 1497’de yaptığı ilk yolculuğunda büyük bir kıta bulmuştur. Vespuci bu kıtadan “yenidünya” ( Mundus Novus ) diye bahsetmiştir. Alman coğrafyacı Martin Waldseemüller 1507 yılında yaptığı atlasta, bu yeni kıtaya Amerigo Vespucinin anısına “Amerika” adını vermiştir. Kahve, dünya ticaretinde petrolden sonra ikinci sırayı alır. ABD’nin Florida eyaletinde bulunan 13.000 km²’lik Everglades bataklığı milli park ilan edilmiştir. Asya kıtası ismini Anadolu topraklarından almıştır. Eski çağlarda Türkiye’nin Ege Bölgesi “Assuva” sonra “Asu” olarak tanınıyordu. Güneşin doğduğu ülke anlamına gelen bu isim sonradan değişerek “Asya”ya dönüşmüştür. Afrika’nın özellikle iç kısımları 20 yüzyıla kadar yeterince tanınmadığından kıtaya “karanlık kıta” denilmiştir. Dünya ekvatorda saniyede 467 metre hızla dönerken, güneş çevresinde ise saniyede 30 kilometre hızla döner. Asya, 62.000 kilometre ile dünyanın en uzun kıyılara sahip kıtası iken, Kuzey Amerika kıtası 60.000 kilometre ile ikincidir. Sabun yapımında zeytin, hurma, yer fıstığı, ayçiçeği, soya yağı, pamuk çekirdeği ile sığır ve koyun iç yağları kullanılır. Antarktika en soğuk, en rüzgârlı ve yüksek kıtadır. Bu kıtada yaz devresi kabul edilen ocak ayında ortalama sıcaklık -30°C’dir. Bu kıtada -89,2 °C ile dünyadaki en düşük sıcaklık ölçülmüştür. Kıta tamamen buzlarla kaplıdır, buzulların kalınlığı yer yer 5 kilometreyi bulur. Dünyadaki buzun büyük kısmı, tatlı su kaynaklarının büyük kısmı bu kıtadadır. Domatesin anavatanı Güney Amerika olup, ismi Aztek yerlilerinin dilindeki “tomatl” sözcüğünden gelir. Kanada’da yaygın olarak yetişen akça ağaçtan şeker elde edilir. Bir içecek olan “cola” ismi tropikal bölgelerde yetişen kola bitkisinden gelmektedir. Bu bitki kolalı içeceklere tat vermek için kullanılmıştır. Rusya Federasyonundaki bütün ırmakların Baykal gölünü doldurması için bir yıl akması gerekir. Dünya tatlı su varlığının % 20’ye yakını buradadır. Yerleşilebilen kıtalar içinde çöl olmayan tek kıta Avrupa’dır. Cemre kor ateş anlamındadır. İlkbaharın gelmesiyle güneşin önce toprağı, sonra suyu, sonra havayı ısıttığı düşünülür. Kolombiya adını Kristof Kolomb’dan almıştır. Dünyada en çok yetiştirilen meyve elmadır. Mezopotamya ismi eski Yunancada “mesos = ara, orta” ve” potamos = nehir” sözcüklerinden türemiş olup iki nehir arası anlamındadır. Günümüzde Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan verimli topraklara Mezopotamya denilmektedir. Dünyanın deniz seviyesinden en alçakta yer alan gölü – 395 metre ile Lut Gölüdür. Maldivler Cumhuriyeti’nin en yüksek noktasının denizden yüksekliği 2,4 metredir. Vatikan 1.000 kişi ile dünyanın en az nüfuslu ülkesidir. Şili'de ki Atacama çölüne 100 yıl boyunca hiç yağmur yağmamıştır. And Dağlarından doğup Brezilya' da denize ulaşan Amazon Nehri ağız kesimindeki 150.000 m³/sn’ lik su miktarı ile dünyanın en bol akımlı nehridir. Dünyanın en büyük adası 2.186.000 km²’ lik yüzölçümü ile Grönland'dır. 142.880 km²’ lik ekvatoral çapı ile Jüpiter en büyük gezegendir. ABD-Kanada sınırında yer alan Superior 82.098 km²’ lik yüzölçümüyle dünyanın en büyük gölüdür. Dünyanın en büyük kıtası 44.387.000 km²' lik yüzölçümü ile Asya’dır. Dünyanın en şiddetli volkanik patlaması, 27 Ağustos 1883 tarihinde Endonezya’nın Krakatoa adasında meydana gelmiştir. En güçlü hidrojen bombası patlamasından 26 kez daha güçlü olan bu patlamada 38.380 kişi yaşamını yitirmiş, fırlayan kayalar 55 kilometre yükseğe çıkmış, patlama sesi 5.000 kilometre uzaktan duyulmuştur. Rusya Federasyonu 17.400.000 km²' lik yüzölçümü ile dünyanın en büyük ülkesidir. Dünyanın en büyük yarımadası 3.250.000 km²’ lik yüzölçümü ile Arabistan’dır. Pasifik Okyanusundaki Mariana ( Challenger ) çukurunun derinliği 11.033 metredir. Yarım kiloluk bir demir top bu çukurun üzerinde suya bırakıldığında dibe yaklaşık 63 dakikada varabilir. Kazakistan’daki Baykal Gölü 1.620 metre ile dünyanın en derin gölüdür. Dünyadaki en düşük sıcaklık, 21 Temmuz 1983 günü Antarktika Vostok' da -89,2°C olarak ölçülmüştür. 33 milyonluk nüfusu ile Japonya'nın başkenti Tokyo dünyanın en kalabalık nüfuslu kentidir. Çin 1.234.000.000 ile dünyanın en kalabalık nüfuslu ülkesidir. 10.8 kilometrelik genişliğiyle Lâos’taki Khone dünyanın en geniş çağlayanıdır. 7.045.000 km²’ lik alanı ve 15.000 kolu ile Amazon Dünyanın en geniş havzalı nehridir. Dünyanın en büyük volkanik krateri 117 kilometrelik çevre uzunluğu ile Japonya' da ki Aso yanardağındadır. 41° güney enleminde yer alan Yeni Zelanda'nın başkenti Wellington dünyada en güneyde yer alan başkenttir. Güneş çevresinde saatte 172.248 kilometrelik hızla dönen Merkür en hızlı gezegendir. 64° kuzey enleminde yer alan İzlanda'nın başkenti Reyjkavik Dünyada en kuzeyde yer alan başkenttir. Rusya Federasyonun 73° kuzey enlemindeki Dikson limanı dünyanın en kuzeydeki şehridir. 3.000 km²’ lik Ekvatoral çapı ile Plüton en küçük gezegendir. Dünyanın en küçük kıtası 7.686.000 km²' lik yüzölçümü ile Avustralya'dır. Vatikan 0,44 km²’ lik yüzölçümü ile dünyanın en küçük ülkesidir. 462°C’ lik yüzey ısısı ile Venüs en sıcak gezegendir.

—220 °C’ lik yüzey ısısı ile Plüton en soğuk gezegendir. İsrail-Ürdün arasında yer alan Lut Gölü dünyanın en tuzlu gölüdür. Rusya Federasyonu ile Japonya arasında yer alanTatar Boğazı 800 kilometrelik uzunluğuyla dünyanın en uzun boğazıdır. ABD’nin Kentucky bölgesindeki Flint Mamoth mağarasının uzunluğu 345 kilometredir. Burundi’ de doğup Mısır’ da Akdeniz’ e ulaşan Nil 6.695 kilometre ile Dünyanın en uzun nehridir. Venüs 41.360.000 kilometre ile dünyaya en yakın gezegendir. Bolivya’nın La Paz şehri 3.631 metre ile dünyanın en yüksekte yer alan başkentidir. 979 metre ile Venezüella’daki Angel, Dünyanın en yüksek çağlayanıdır. Tibet-Nepal sınırında ki Himalaya sıradağları üzerinde yer alan Everest Tepesi 8.848 metrelik zirvesiyle dünyanın en yüksek dağıdır. 1971 yılında Japonya' nın Ishıgaki adası kıyılarında ölçülen 85 metre yüksekliğindeki deprem dalgası dünyadaki en yüksek dalgadır. Dünyadaki en yüksek sıcaklık 13 Eylül 1922' de Libya El Aziziye' de 58°C olarak ölçülmüştür. Hindistan’ da Tibet sınırına yakın Basisi kenti 5.988 metrelik yükseltisiyle dünyanın en yüksekteki şehridir. Hindistan’da Himalaya Dağlarının eteklerinde yer alan Çerapunçi yöresi 1860–1861 yılları arasındaki bir yıllık sürede 26.460 mm yağış almıştır. 4.360 saatlik yıllık güneşlenme süresi ile Doğu Sahra dünyanın en çok güneşlenen yeridir. Havaideki Kauai Yöresi, yılda 350 gün boyunca düşen yağışla dünyanın en yağışlı yeridir. Endonezya’nın Java adasındaki Bogor, 322 günlük süre ile dünyanın en çok gök gürültüsü olan yöresidir. Etiyopya’daki Dallal 34,4 °C’lik yıllık sıcaklık ortalaması ile dünyanın en sıcak yeridir. 78° güney enlemi Antarktika’daki Polus Nedostupnosti – 57,8° C’ lik yıllık sıcaklık ortalaması ile dünyanın en soğuk yeridir. Lesotho' nun en alçak noktası deniz seviyesinden 1.380 metre yüksekliktedir. And Dağlarının Peru - Bolivya sınırları arasındaki bölgede 3.811 metrede bulunan Titikaka dünyanın en yüksekteki gölüdür. Kutup bölgelerindeki kar ve buzlar sahip oldukları beyaz örtü nedeniyle güneşten yeryüzüne ulaşan ışınların % 90’nını geriye yansıtarak, bu bölgelerde sıcaklıkların düşük olmasında etkili olurlar. Deterjan kelimesi Latincede temizleme anlamındaki “detergere” den gelir. Deniz düzeyinden yaklaşık 8 kilometre yüksekte olan Everest Dağının zirvesindeki hava basıncı, deniz seviyesindekinin yaklaşık % 30’ u kadardır. 30 kilometre yükseltideki stratosfer katmanında esen rüzgârların hızı saatte 300 kilometreyi bulur. Atmosferin sıcaklığı 180 km yüksekte 395 °C’ye, 320 kilometre yükseklikte ise 700 °C’ye ulaşır. Irmaklar her yıl yaklaşık 2 milyar madensel tuzu denizlere taşımaktadır. Güney Fransa’da “vent tu midi” denen sıcak ve nemli rüzgâr baş ağrıları, sara, astım nöbetleri ve küçük ateşlenmelere neden olmaktadır. Lületaşı, boşluklu ve hafif olduğundan, suda yüzer. Bu nedenle halk arasında “denizköpüğü” diye bilinir. Selüloz, bitkilerde hücre yapısının çoğunluğunu oluşturan ve kâğıt yapımı, yapay yaprak üretimi ile bazı patlayıcı maddelerin üretiminde de kullanılan kâğıt hamurudur. İzlanda’da nüfusun % 67’si evlerinde jeotermal enerji kullanmaktadır. Portland çimentosunun % 78’i kireçtaşı, % 20’si kil taşı, % 2’si ise diğer katkı maddelerinden oluşur. Kristof Kolombun Amerika kıtasında karaya ilk ayak bastığı yer “Watling Adası” dır. Norveç yıllık enerji üretiminin %96’sını, Zaire %95’ini, Sri Lanka ( Seylan ) %90’nını, Brezilya %85’ini, İsviçre %75’ini, Kanada ise %65’ini hidroelektrikten sağlamaktadır. Ortaçağda Afrika kıyılarını dolaşan Normonların gördüklerini söyledikleri “yabanıl insanlar” aslında goril maymunlarıdır. Bartelmi Diaz ve ekibi 1847 yılında ulaştığı Güney Afrika’nın uç noktasına fırtına ve dalgalar nedeniyle “Fırtınalar Burnu anlamına gelen Cabo Tarmentoso ” adını vermiştir. Ancak sonraları Portekiz kralı buraya “Fırtınalar Burnu” denilirse, buradan Hindistan’a ulaşmaya çalışacak kaptan ve tayfaların korkacağını ileri sürerek buranın ismini “Ümit Burnu anlamındaki Cabo Bao Esperanço” olarak değiştirmiştir.Güney Afrika’nın Kap şehri de ismini buradan almıştır. 1497’de Hindistan’a ulaşmak için yola çıkan Vasco dö Gama Güney Afrikada yılbaşı günü önünden geçtiği yere “doğum günü” anlamına gelen “Natal” ismini vermiştir. Dünyada milli park olarak ilan edilen ilk yer ABD’de 1872’de oluşturulan “Yellowstone Milli Parkıdır”. Hawaii Adaları, Meksika Körfezi, Karayipler Denizi Kıyıları, ( Küba, Antil Adaları, Florida ) ile Avustralya kıyıları dünyada sörf sporunun en yoğun yapıldığı yerlerdir. Genelde yaz sıcaklık ortalaması 10°C’den düşük olan bölgeler ile yıllık yağış tutarı 400 mm’den az olan bölgelerde ağacın yetişmesi çok zordur. Lâteks, ( kauçuk ) çiklet, ( sıtma ağacından ) reçine, ( çam, köknar, ladin ) sakız, tanen, ( dericilikte kullanılır ) mantar, çeşitli yağlar ile ilaç maddeleri ormanlardan elde edilen ürünlerdir. Hindistan’a gitmek üzere yola çıkan Magellan ve ekibi Güney Amerikanın fırtınalı güney ucunu, bugünkü adıyla “Magellan Boğazının” fırtınalı ve tehlikeli sularını aştıktan sonra, öteki tarafta ki sakin okyanusu görünce, buraya “sakin deniz” anlamına gelen “Pasifik Okyanusu” adını vermiştir. Norveç’teki Narvik ve Bergen, Rusya Federasyonundaki Arhangelsk ve Vladivostok ile İngiltere’deki Hull ve Grimsby liman şehirlerinin gelişmesinde balıkçılık önemli rol oynamıştır. Bir ton şeker elde etmek için 40–50 ton, bir ton kâğıt üretebilmek için 170 ton, bir ton çelik elde etmek için ( soğutma suyu olarak ) 300 bin ton, bir ton deriyi işlemek için 10 ton kullanma suyuna ihtiyaç vardır.

Dünyada sünger avcılığının en fazla olduğu bölgeler; Bahama Adaları, Florida Kıyıları, Avustralya’nın doğu kıyıları, Akdeniz de Sicilya, Korsika ve Sardunya adaları ile Ege adaları ve Bodrum kıyılarıdır. Balinaların kafa kemiklerinden çıkarılan ispermeçet yağı, kozmetik ve ilaç endüstrisinde ( güzel kokan banyo sabunları, dudak rujları, krem ve merhemler gibi ) kullanılır. Okaliptüs ağaçları çok su tükettiği için, bataklık bölgeleri kurutmada bu ağaçlardan yararlanılır. Yapraklarından ise “okaliptol” adlı mikrop öldürücü ilaç elde edilir. Patates, mısır, domates ve tütün gibi tarım ürünleri Kızılderililerin insanlığa armağanıdır. Kum çölleri, dünya karalarının % 14’ünü kaplar. Eskimolar soğuktan korunmak için, vücutlarına hayvan yağı sürer ve kalın kürkler giyerler. İspanyadaki Costa Brava; Vahşi kıyı, Costa Dorado ise Altın kıyı anlamına gelmektedir. Mandalina, portakal ve limon kabuklarından kolonya ve esans üretiminde yararlanılır. “Metre” yer boylamının dörtte birinin on milyonda biridir. XVI. Louis döneminde kararlaştırılan bu yeni uzunluk birimini doğru tanımlayabilme işi bir hayli zahmetle yapılmıştır. Çünkü bunun için boylamın bir kısmının ölçülmesi gerekmiştir. Gökbilimci J.B.Delambreda ile P.Mechain ikilisi, biri Fransadan diğeri İspanyadan hareket ederek, birkaç bin astronomik ve jeodezik gözlemde bulunmuş ve 7 yılın sonunda buluşmuşlardır. Böylece örnek metre “etalon” bulunmuştur. Anadolu kelimesinin Yunanca “güneşin doğuşu, doğu memleketi” anlamındaki Anatolos’dan geldiği sanılmaktadır. Cıva sıvı olarak bulunan tek metaldir. Dünyanın en büyük teleskopu Kuzey Kafkasya’daki Zelenchkayada kurulmuş olup 600 santimlik aynaya sahiptir. Genelde yıllık yağış miktarı 200 milimetreden az olan yerler çöl olarak nitelendirilir. Yenilebilir yağların önemli bir kısmı; zeytin, ayçiçeği, soya, mısır, yerfıstığı, pamuk, kolza, hindistancevizi ve fındıktan elde edilir. Kahve bitkisi, yıllık ortalama sıcaklığın 21°C olduğu ılıman iklimlerde yetiştirilebilir ve en iyi ürün deniz düzeyinden 600–2000 metre yükseklikteki ekim alanlarından alınır. Tokyo ismi Japoncada “doğu başkenti” ( to=doğu, kyo=başkent ) anlamına gelmektedir. Büyük Sahra Çölü 8.600.000 km²’ lik yüzölçümüyle ABD kadar yer kaplar. Sahra sözcüğü Arapçadaki “sahara” sözcüğünden gelme olup çöl anlamındadır. Petrol kelimesi Latince “petra: kaya” ve “oleum: yağ” sözcüklerinden türemiştir. Cam yapımında saf silisyum kumu kullanılır. Camda kullanılan demir ve bakır cama yeşil renk verirken, bakır oksit ve kobalt mavi, selenyum ve bakır oksit ise kırmızı renk verir. Türkiye’de cam yapımında kullanılan silisyum kumu Kapı dağ Yarımadası, İstanbul’un Karadeniz kıyıları, Yalova kıyıları ile Sinop Yarımadasından sağlanır. Amerikan bağımsızlık savaşından sonra, 1790’da yeni başkentin Potomac Irmağı kıyısında kurulması benimsenmiş ve yer seçimi ABD’nin ilk başkanı George Washington’a bırakılmıştır. Kentin kuruluşunu denetleyen komisyon kente “Amerikan bağımsızlık savaşında oynadığı rolle ülkenin kurucusu olarak kabul edilen George Washington’un anısına” Washington ismini vermiştir. Böylece 1800 yılında federal yönetim Philadelphia’dan Washington’a taşınmıştır. Coğrafi açıdan kopuk ve uzak oluşu nedeniyle önceleri “yaban kent” olarak anılan Washington 1812’den sonra Amerika halkınca başkent olarak benimsenmiştir. Yeni Zelanda ve Avustralya dünyanın en büyük yün üreticileri olup, dünyadaki toplam yün üretiminin % 40’ını karşılarlar. Litosferdeki litho sözcüğü Yunancada “taş”, hidrosferdeki hidro sözcüğü ise Yunancada “su” anlamına gelmektedir. Merinos koyunu dünyanın en kaliteli yününe sahip olup anavatanı İspanya’dır. Kongo Nehri ve kollarını kapsadığı için Kongo ismi ile anılan ülkeye 1971 yılında “ırmak” anlamına gelen “nzadi” sözcüğünden gelme “Zaire” ismi verilmiştir. Atlas Okyanusundaki Küçük Antil adalarına doğu-kuzeydoğu yönünden batı-güneybatı yönüne doğru sürekli esen alize rüzgârları nedeniyle “rüzgâr altı adaları” denir. Pasifik Okyanusunda bulunanYeni Gine’ye, 1945’te buraya ayak basan İspanyol İnigo Ortiz de Retes, buradaki yerli halkı Afrika zencilerine benzettiğinden bu adaya Afrika kıtasındaki Gine’ye binaen, “Yeni Gine” ismini vermiştir. Dünya yüzeyinin %12’si buzullarla kaplıdır. “Tayland” sözcüğü Tayland dilinde özgür insanlar ülkesi anlamına gelmektedir. Kristof Kolomb 1502 yılında Amerika kıtasına yaptığı son yolculuğunda Honduras’a “deniz derinlikleri” anlamına gelen ismi vermiştir. Elverişli jeopolitik konumu nedeniyle Simon Bolivar Panamayı “evrenin kalbi” olarak nitelemiştir. Üstünde bulunan kar ve buz örtüsünden dolayı, Antarktika “beyaz çöl” olarak bilinir. 400 kilometrelik uzunluğu ile Antarktika’daki Lambert Buzulu dünyadaki en uzun buzuldur. Tasmanya ve Tasman Denizinin ismi yöreyi keşfeden Hollandalı denizci “Abel Tasman”dan gelmektedir Kuzey kutup dairesi üzerinde kalan bölgeye “arktika” denir. Avustralya, Yeni Zelanda ve Pasifik Okyanusundaki çok sayıda adadan oluşan kıtaya “Okyanusya” denir. Avrupalıların Brezilya toprakları ile tanışması tesadüfen olmuştur. Portekizli denizci Alvares Cabral, yelkenli gemileriyle Ümit Burnunu dolaşıp Hindistan’a gitmeyi amaçlarken rüzgârsız Gine Körfezine girmemek için, gerektiğinden fazla batıya açılınca, Brezilya kıyılarına ulaşmıştır. Portekiz hemen bu topraklar üzerinde hak iddia ederek buraya “Terra da Santa Cruz=kutsal haç toprakları” ismini vermiştir. Brezilya ismi ise daha sonraları, bu bölgede çok rastlanan ve kırmızı boya yapımında kullanılan “pau-brasil” ağacından dolayı verilmiştir. İspanyolcada ova-düzlük anlamına gelen “pampalar” Arjantinde 760.000 km²’lik bir alan kaplar ki bu Türkiye’nin yüzölçümüne yakındır. Geniş, serin, sulak ve ağaçsız olan pampalar hayvancılık için uygun ortam oluştururlar. Aborjinlerin gölgeli yer anlamına gelen uluru ismini verdikleri Ayers Kayası Avustralya’nın simgelerinden biridir. 384 metrelik yüksekliği ve 3,6 kilometrelik uzunluğu ile dünyanın tek blok halindeki en büyük kayasıdır. Ayers Kayası Aborjinlerce kutsal kabul edildiğinden tırmanmak günah sayılmaktadır. Venezüella adı İspanyolca küçük Venedik anlamına gelir. Petrol üretiminde çalışmak üzere aldığı yoğun göç nedeniyle “göçmenler ülkesi” olarak bilinir. Surinam adını 14. yüzyıla kadar bu topraklarda yaşayan “surinenlerden” almıştır. Hollanda 1667 yılında sömürgesi durumundaki New Amsterdam’ı ( bugünkü New York şehrini ) İngiltere’ye vererek karşılığında Surinam’ı almıştır. Anayurdu Amerikanın tropikal kesimleri olan kapok ağacının liflerinden; yatak, yorgan, uyku tulumu, yastık ve can simidi yapılır. 1549 yılından 1763 yılına kadar Brezilya’nın başkenti eski ismi Bahia olan Atlas Okyanusu kıyısındaki Salvador’du

Macellan dünya çevresindeki turunda Amerika kıtasının güneyinden geçerek Hindistan’a varmaya çalışırken geçtikleri boğaza ateş ülkesi anlamına gelen “tierra del fuego” ismini vermiştir. Çünkü bu soğuk bölgenin insanları bazen ısınmak, bazen de balıkları çekmek için kıyı boyunca ateş yakıyordu. Kızıl Erik M.S 985’te ( Kristof Kolomb’dan 500 yıl önce ) buzlarla kaplı bir karanın en güney noktasına ulaşmış ve buraya göçmenleri kolaylıkla çekebilmek için Norveç dilinde yeşil anlamına gelen “Greenland” adını koymuştur. Bu isim daha sonraları Grönland’a dönüşmüştür. Palmiye yapraklarındaki liflerden sicim, kurutulmuş yapraklarından hasır yaygı, paravana yapılır. Yapraklarının arasındaki kalın damardan sepet örülür. Tomurcukları çok lezzetli sebze yerine geçer. Özsuyundan palmiye şarabı, meyvesinden palmiye yağı, çekirdeğinden ise sabun elde edilir. Dünyada en fazla kara komşusuna sahip ülkeler şunlardır; Çin ve Rusya Federasyonu 14, Brezilya 10, Kongo, Sudan ve Almanya 9, Türkiye, Avusturya, Fransa, Zambiya ve Tanzanya ise 8 ülke ile kara sınırı komşusudur. Bolivya, ismini aslında bir İspanyol olan ve Ekvador, Bolivya, Kolombiya, Panama, Peru ve Venezüella gibi ülkelerin bağımsızlık savaşında önderlik yapan Venezüellalı Simon Bolivar’dan almıştır. Ekvator çizgisi; Ekvador, Kolombiya, Brezilya, Gabon, Kongo, Uganda, Kenya, Somali, Maldivler, Endonezya ve Kiribati gibi ülkelerin topraklarından geçer. Başlangıç meridyeni; İngiltere, Fransa, İspanya, Cezayir, Mali, Burkino Faso, Gana ve Togo gibi ülkelerin topraklarından geçer. “Cezayir” Arapçada ada demektir. İsmini Akdeniz’deki küçük bir adadan almıştır Fas, Cezayir ve Tunus’a Afrika kıtasının batısında yer almaları nedeniyle “mağrip=günbatısı” ülkeleri denir. Kosta Rica, İspanyolcada “zengin kıyı” anlamına gelmektedir. Guatemala, Aztek dilinde “ağaçlar ülkesi” anlamına gelmektedir. Brezilyanın doğu kesimindeki kurak iç bölgelerde seyrek, bodur, kuraklığa dayanıklı ve dikenli yapılarıyla belirginleşen fundalıklara sahip bitki örtüsüne “caatinga=beyaz ormanlar” adı verilir. Gittikçe düşen bir atmosfer basıncı, rüzgâr ve çoğu kez de yağmur geldiğine işarettir. Artış gösteren bir atmosfer basıncı ise güzel bir havanın geleceğine işarettir. Dünyada ilk petrol kuyusu 1859’da ABD’nin Pensilviana eyaletindeki Titusville’de açılmıştır. Bu kuyuda bir günde 25 varil petrol ( 1 varil=185 litre ) elde ediliyordu. Gözlük camı; kum, bor trioksit, potas, demir ve soda, pencere camı; kum, soda, kireç, magnezyum oksit, alüminyum oksit, şişe camı; kum, soda, kireç, alüminyum oksit, kristal cam; kum, kurşun oksit ve sodadan yapılır. Amonyak, kok kömürü, katran, ilaçlar, boyalar, patlayıcı maddeler, parfümler, antiseptikler ve plastikler taşkömüründen elde edilir. Kanguru isminin Avustralya’ya ilk ayak basan beyazların bu zıplayan hayvanı gördüklerinde yerlilere; nedir bu hayvan? diye sormaları ve yerlilerin “kangaroo = ne dediğini anlamıyorum!” cevabını vermelerinden geldiği sanılmaktadır. Belçika ( Be ), Nederland = Hollanda ( Ne ), ve Lüksemburg ( Lüks ) gibi ülkelerin üçü “ Benelüks ülkeleri” olarak nitelendirilir. Lös; Almanca “lose = gevşek” anlamındadır. Çok küçük mil tanelerinden meydana gelen soluk, sarı renkli toprak çöllerde ( 23° - 55° ) yaygın olarak görülür. “Mangrov” tropikal kuşakta, güçlü gelgitlere açık koy, delta ve lagün gibi tatlı ve tuzlu suların birbirine karıştığı bataklıklarda görülen sık ormanlara verilen isimdir. Fayansı ilk yapanlar Babillilerdir. Ortaçağda Araplar fayans yapma tekniğini Avrupa’ya taşımışlardır. Özellikle İtalya’da büyük ilgi gören fayans özellikle 1400’lü yıllarda en büyük üretim merkezi olan “Faenza”nın adıyla anılır olmuştur. Blue jeanı 1873’te batıyı keşfe çıkan Oscar Lewis Strauss bulmuştur. Bu pantolonlar başlangıçta çadır bezi diye bilinen mavi ketenden hazırlanıyordu. Jean sözcüğü ( cin ) ilk kez 1967’de kullanılmıştır ve bu isim Cenova’dan gelmektedir. Çünkü bu pamuklu kumaş Cenova’da dokunmaktaydı. Haşhaş ismi, Hasan Sabah’tan gelmektedir. Haşhaşin = haşhaşçılar mezhebinin kurucusu olan Hasan Sabah haşhaş sakızı, afyonun insan iradesini nasıl zayıflattığını görmüş ve mezhebine girenlere haşhaş vererek çeşitli cinayetler işlettirmiştir. Karabiberin en çok üretildiği yerler; Hindistan, Malezya ve Endonezya’dır. 1847’de İngiliz Mercer, pamuk ipliğini bir sudkostik eriyiğinin içine batırarak yeni bir iplik elde etti ve bu yeni ipliğe “ merserize” adını verdi. 1822 yılında Fransız mineraloji uzmanı Pierre Berthier, Provanca bölgesinin “ baux” kentinde bir maden bularak buna “boksit” adını vermiştir. 1854’te Fransız kimyacı Saint- Claire Devill bu madeni klorürle indirgeyerek asıl alüminyumu elde etti. Pamuk bitkisinin gelişip ürün vermesi için 200 gün, mısır bitkisinin gelişip ürün vermesi için ise 150 gün sıcaklığın O°C’nin üzerinde olması gerekir. Bir bölgede günlük en yüksek sıcaklığın 30°C’nin üzerine çıktığı gün “tropik gün”, günlük en yüksek sıcaklığın 25°C’nin üzerine çıktığı gün “yaz günü”, günlük en düşük sıcaklığın 0°C’nin üstüne hiç çıkmadığı gün ise “ kış” günü olarak kabul edilir. Çernezyom, Rus dilinde çern = kara renkli, ezyom = toprak sözcüklerinden gelmedir.Uzun boylu çayır bitki örtüsü altında oluşan koyu renkli toprak organik madde bakımından oldukça zengindir. 1998 yılına kadar Everest zirvesine çıkmaya çalışan 918 kişiden 146’sı ölmüştür. Atmosfer sözcüğü Yunanca “atmos = nefes, sphere = küre” kelimelerinden gelmektedir.

Atmosferdeki havanın 1 cm²’lik yüzeye yaptığı basınç 760 mm.lik cıva sütunun ağırlığına eşit olup, 1033 gr.dır. Dolayısıyla tüm atmosferin ağırlığı 5,1 trilyon kilogramdır. Güneşten yeryüzüne gelen enerjinin; % 25’i bulutlar ve atmosferce geriye yansıtılır. % 25’i dağılmaya ( difüzyona ) uğrar. % 15’i atmosfer tarafından emilir. % 8’i yerden geriye yansıtılır. % 27’si ise yeryüzünü ısıtır. Her yıl 1 milyar ton Afrika toprağı Atlas Okyanusunu geçerek Amerika kıtasına ulaşır. Bu toz ve toprak Amerika’ya, Karayip’lere ve Amazon Havzasına, Bahama Adalarına zengin tortular taşır. Zengin mineral ve besin taşıyan bu topraklar; bünyesinde böcek, mikro organizmalar ve mantar barındırdığından tarım topraklarının verimli hale gelmesinde etkilidir. Macaristan’ın başkenti Budapeşte iki bölümden oluşur. Tuna Nehrinin iki yakasında kurulan Budapeşte’nin ilk çekirdeği olan Buda ortaçağda Tuna Nehrinin batı kıyısına kurulmuştur. Bu kesimde tarihi eserler ve konutlar bulunur. Daha sonraları Tuna Nehrinin doğu kıyısına kurulan Peşte ise ticari, kültürel ve idari merkez özelliğindedir. Mississipi, Kızılderili dilinde “büyük su, suların atası anlamına” gelmektedir. Liberya ismi “özgür olanların ülkesi” anlamına gelmektedir. Başkent Addis Ababa Etiyopya dilinde “yeni çiçek” anlamına gelmektedir. Deniz seviyesinden 2500 metre yükseklikte kurulan Addis Ababa, Afrika kıtasının en yüksekte kurulan kentidir. Sudan’ın ismi Arapçada “siyahlar ülkesi” anlamındaki bilad el-sudan’dan gelmektedir. Kenya’nın başkenti Nairobi ismini Masailerin Enkare Nairobi dedikleri bir su kaynağından alır ve yerli dilinde “soğuk su” anlamına gelir. Casablanca ismi İspanyolcada “beyaz ev” anlamına gelmektedir. Botswana ismini ülkede kalabalık bir topluluk olan Botswana kabilesinden almıştır. Kalahari çölü “kum dünyası” ya da “susuz ülke” olarak bilinir. Çölde ot toplulukları ve ağaçlıklar bulunur. Kuveyt arapçada “korunmuş kent, kale” anlamına gelmektedir. Japonya yani “Nippon” Japonca dilinde, güneşin doğduğu ülke anlamına gelmektedir. Kosta Rika İspanyolcada zengin kıyı anlamına gelmektedir. Madagaskar’da 150.000 hayvan ve bitki türü yalnızca bu ülkeye ait endemik türdür. Moldova’nın ismi Romanya’da bulunan Moldova ırmağından gelmektedir. İspanyollar Venezüella’ya su üstündeki evlerden dolayı bu ülkeye “küçük Venedik” anlamına gelen Venezüella ismini vermişlerdir. Tuna Nehri Avusturya’nın başkenti viyana, Slovakya’nın başkenti Bratislava, Macaristan’ın başkenti Budapeşte ile Yugoslavya’nın başkenti Belgrad’dan geçer. Dünyanın en büyük ticari gemi filosu Yunanistan’dadır. Dünyanın en zengin fosfat rezervleri Fas’ta bulunur. Haiti ismi yerli dilinde “dağda yaşayanlar” anlamına gelmektedir. İsviçre denize kıyısı olmadığı halde, dünyada deniz ticaret filosu olan tek ülkedir. Haiti Cumhuriyeti 1804 yılında bağımsızlığını ilan eden ilk zenci devletidir. Birmanya, 1989 yılında ismini Myanmar Cumhuriyeti olarak değiştirmiştir. Ukrayna, Bulgaristan, Almanya, Macaristan, Rusya Federasyonu, İspanya, İngiltere gibi ülkelerde doğal nüfus artışı eksi değerlerle ifade edilmekte, yani bu ülkelerin nüfusları giderek azalmaktadır. Kuzey Amerika’da yer alan Superior Gölü dünyanın en büyük tatlı su gölüdür. ABD’nin Detroit kenti dünya otomobil endüstrisinin başkenti olarak kabul edilmektedir. Himalayalar üzerindeki Everest zirvesi Nepal dilinde “gökyüzünün tanrısı” ( sagarmatha ), Tibet dilinde ise “dünyanın ana tanrıçası” ( comolungma ) anlamına gelmektedir. Ekvator’un başkenti Quito 0,4 °C ile dünyada yıllık sıcaklık farkının en az olduğu yerdir. Finlandiyalılar kendi ülkelerine “ suomi” yani “Bin göller” ülkesi demektedir. Polonya ismi yerli dilinde “düzlükler ülkesi” anlamına gelmektedir. Ekvatoral iklim kuşağında yer alan Endonezya’da 2000 ağaç türü, ( 300 tür palmiye ) 40.000 bitki türü, 2000 kuş türü, 1700 balık çeşidi ve 500’den fazla memeli türüne sahiptir. 2200 metreyi bulan ortalama yükseltisi ile Antartika, dünyanın en yüksek kıtasıdır. Dünyada toplam 231 ülke bulunmaktadır. 58 ülke ile Afrika ülke sayısının en fazla olduğu kıta iken, 13 ülke ile Güney Amerika ülke sayısının en az olduğu kıtadır. Avrupa kıtasındaki en yarımada İskandinavya, en büyük ada Büyük Britanya en büyük göl Ladoga, en uzun nehir ise Volga’dır. Asya kıtasındaki en büyük yarımada Arabistan, en büyük ada Borneo ( Kalimantan ), en büyük göl Hazar, en uzun nehir ise Hoang Ho’dur. Afrika kıtasındaki en büyük yarımada Somali, en büyük ada Madagaskar, en büyük göl Victoria, en uzun nehir ise Nil’dir. Kuzey Amerika’daki en büyük yarımada Labrador, en büyük ada Grönland, en büyük göl Superior, en uzun nehir Mississippi’dir. Güney Amerika’daki en büyük yarımada Guajiro, en büyük ada Ateş Toprakları, en büyük göl Maracaibo, en uzun nehir ise Amazon’dur. Dünya Turiz Örgütü verilerine göre; ABD 73, İtalya 31, İspanya ve Fransa 25 milyon dolar yıllık gelir ile dünyada turizmden en fazla para kazanan ülkelerdir. Kütahya, Bilecik Çanakkale; seramik, Kahramanmaraş ve Erzincan; bakır işlemeceliği, Bolu, Kahramanmaraş, Bartın; ağaç oymacılığı, Nevşehir; çömlekçilik, Isparta, Kayseri ( Bünyan ), Konya, Niğde, Siirt, Burdur, Uşak, Muğla; ( Milas ) halı ve kilim dokumacılığı, Muğla; cam işlemeciliği, Zonguldak ( Devrek ), Kahramanmaraş; baston yapımı, Eskişehir; lületaşı işlemeciliği ile tanınmış yerlerdir. 2006 yılında doğal kaynak tüketimi, yaşam süresi, insanların mutluluğu ve ekolojik faktörlerin değerlendirildiği bir araştırmada Pasifik Okyanusunda küçük bir ada olan “Vanuatu” dünyanın en mutlu insanlarının bulunduğu ülke olarak seçilmiştir. Türkiye ise 98. sırayı almıştır. Zimbabwe ise bu listede sonuncu sırayı almıştır. Brezilya’nın Amazon Havzasında yaşayan yerli “Piraha kabilesi” ile Afrika’daki bir grup “Bushmen” yerlilerinde ortalama yaşam süresi yaklaşık 100 yıldır. Aydın’ın “Atça” beldesindetüm ara sokaklar geniş ana caddelere, tüm ana caddelerse beldenin ortasındaki parka çıkmaktadır. Belde bu haliyle Paris şehrine benzemektedir.

Keçiboynuzu, petrol aramadan kibrit üretimine kadar 17 sanayi dalında kullanılmaktadır. 2003 yılında Avrupa’da yaşanan aşırı sıcaklar nedeniyle çoğunluğu yaşlı 25.000 kişi yaşamını kaybetmiştir. Meşe palamudu gıda ürünlerinde katkı maddesi olarak kullanılır. Afrika ülkelerinde kişi başına düşen yıllık sağlık harcaması 15 doların altındadır. Türkiye’de son 40 yılda 1.300.000 hektarlık sulak alan yok edilmiştir. 1767 Kilometre uzunluğundaki Bakü-Tiflis- Ceyhan boru hattının 443 kilometresi Azerbaycan’da, 248 kilometresi Gürcistan’da, 1076 kilometrelik bölümü ise Türkiye’dedir. 2006 yılında yapılan bir araştırmada Hindistan’ın Bombay şehri dünyanın en kaba şehri olarak şeçilirken, New York, Zürih, Toronto ve Berlin dünyanın en kibar şehirleri olarak belirlenmiştir. Işık, 1 saniyede dünyanın çevresini yaklaşık 8 kez dolaşmaktadır. Dünyada aktif volkanik dağı olmayan tek kıta Avustralya’dır. 2006 yılı değerlerine göre dünyanın en büyük ekonomileri; ABD, Japonya, Almanya, Çin ve İngiltere’dir. Dünyada en çok silah satan ülkeler Rusya Federasyonu ve ABD’dir Ençok silah alan ülkeler ise Hindistan, Çin ve Yunanistan’dır. Türkiye silah alımında 10. sıradadır. Dolmabahçe sarayının yapıldığı yer 1614 yılına kadar bir koydu. İstanbul’un fethiyle zamanla bataklığa dönüşür. Bu tarihte Sultan I.Ahmed’in dikkatini çekmiştir. 1614’te Sultan’ın talimatıyla imparatorluğun en uzak yerlerinden bulunup getirilen ağaç kazıklar denize çakılır, kazıkların arasına yine ağaçtan hasırlar örülür ve koy doldurulmaya başlanır. B u işlem 16172de tahta çıkan II. Osman dönemine kadar devam eder. Sonunda dolma adında bir hasbahçe yaratılır, adına da Dolmabahçe denir. Sarayın dekorasyonunda, saf ipektyen döşeme kumaşlar, perdeler Hereke fabrikasında dokutturulur. Halılar Manisa Gördes, Hereke, Isparta, Kayseri Bünyan’dan getirtilir. Bir kısmı ise İran ve Avrupadan. Görkemli mobilyalar Fransa ve İtalya’dan alınır. Saray İngiliz ve Fransız kristalleriyle donatılır. Sarayın dışarıdan mermer ve taş gibi gözüken bütün taşıyıcı sütunları meşe ağacındandır. Sütunlar, kireç külleri ve başka karışımlar elde edilerek büyük bir ustalıkla mermere benzetilir. Sarayda muhafız alayı askerleri taş kesilmişçesine nöbet tutar. Üç katlı sayrın kullanım alanı 16.600 m²’dir. Yan bina ve bahçelerle toplam alanı 110.000 m² yi bulur. Şimdi Swissotelin bulunduğu yer bir zamanlar sarayın bahçesi iken, İnönü Stadının olduğu yer ise bir zamanlar saray atlarının ahırı idi. Sarayda; 285 oda, 43 büyük salon,82 koridor, 64 hol, 68 tuvalet,6 büyük Türk hamamı, 9 özel banyo, 3 mutfak ve 1427 pencere mevcuttur. 2006 yılında Çin ve Güney Kore’ye sarı kar yağdı. Kanada, yeryüzündeki yüzey tatlı sularının %10’una sahipken, dünya nüfusunun%1’inden azını barındırır. Kıtaların tamamı düzleştirilip, toprakları denizlere doldurulsa 2700 metre yüksekliğinde su kütlesi ortaya çıkar. Dünyada en fazla kongre yapılan şehirler arsında; Barcelona, Viyana, Singapur, Berlin ve Hong Kong ilk sırayı almaktadır. Türkiye’nin en yüksek çağlayanı 166 metre ile Artvin’in Yusufeli ilçesindeki Çilo çağlayanıdır. Çam fıstığı Türkiye’de tatlı ve pilavlarda kullanılırken, Avrupa’da at yeminden gıda ve sağlık sektörüne kadar pek çok alanda kullanılmaktadır. Türkiye’de yıllık 1500 ton üretimi bulunan ve yoğun olarak Muğla ve Aydın çevresinde üretilen çam fıstığı Bergama’ya bağlı Kozak köylerini zengin etti. Kozak yaylası çevresindeki çam fıstığı yetiştiricisi 16 köy, yıllık 1000 tonluk üretimi ile Türkiye’nin en zengin köyleri arasına girdi. Bu köylerde kişi başına gelir 14.000 euro seviyesinde. Satınalma gücünde Lihtenştayn ( %225 ), Lüksemburg, İsviçre, Avusturya ve ABD başı çekerken, Türkiye ( % 30 ) ile sonlarda yer almaktadır. Kullanılmayan kurtlu meyve ve tarım ürünleri ekolojik tarımda gübre olarak kullanılmaktadır. Meyve kabukları ilaç ve reçel sanayinde kullanılmaktadır. Günümüzde dünyada 1.19 milyar baş koyun vardır. Türkiye’deki koyun sayısı ise 45 milyon civarındadır. Ihlamur ağacının odunu çok hafif olduğundan model uçaklar gibi hafif olması istenen eşyalar ıhlamur kerestesinden yapılır. Kestane ağacının kerestesi yaklaşık 500 yıl dayanır. Bu nedenle Karadeniz Bölgesindeki tarihi evler kestane ağacından yapılmıştır. Bugüne kadar en hızlı rüzgâr 450 km/saat hızla ABD’nin Teksas eyaletinde gözlenmiştir. Bütün kar taneleri altıgendir. Yani hepsinin de altı köşesi vardır. Her yağışta milyarlarca kar tanesi düşer, ancak asla birbirinin tam benzeri olan kar tanesine rastlanmamıştır.

Yeryuvarlağının katı olan dış kısmını oluşturan ve kalınlığı 5–100 km arasında değişen hareket halindeki parçalara levha denir. Bu levhalar, üst mantonun daha akıcı ve yumuşak katmanı olan astenosfer üzerinde hareket halindedir. Bunlar; Kuzey Amerika, Avrasya, Karayipler, Afrika, Arabistan, Filipinler, Pasifik, Kokos, Güney Amerika, Avustralya-Hindistan, Nazka veAntarktika levhalarıdır. Dünyada ortalama yaşam süresi en uzun olan ülkeler; Japonya ( 82,2 ), İzlanda ( 80,9 ), İsviçre ( 80,7 ), Avusturya ( 80,5 ) ve İsveç’tir. ( 80,3 ) Jeotermal enerji potansiyeli bakımından Türkiye dünyada 7. Avrupa’da ise 1.dir. Ancak bu potansiyelin ancak %6’sını kullanmaktadır. ( Aydın; Sultanhisar, Yılmazköy- Balıkesir; Balya, Ilıca- İzmir; Aliağa, Samurlu- Karabük; Eskipazar – Kırşehir; Mucur, Çiçekdağı, Mahmutlu- Manisa; Alaşehir, Kavaklıdee, Kula – Van; Özalp, Erciş, Zilan, Şoköy jeotermal enerji üretimine uygun yerlerdir. ) 2006 yılında nüfusu en fazla artan iller; İstanbul, Ankara, Antalya, İzmir, Bursa ve Şanlıurfa’dır. 2005 – 2006 yılları arasında İstanbul’un nüfusu 290.293 kişi, Ankara’nın 67.243, Antalya’nın 63.898, İzmir’in 60.276, Bursa’nın ki ise 52.000 kişi artmıştır. 2006 yılında nüfusu ençok azalan iller; Zonguldak, Kastamonu, Sivas, Sinop ve Kars’tır. 2005 -2006 yılları arsında Zonguldak’ın nüfusu 11.072 kişi, Kastamonu’nun 10.097, Sivas’ın 8.792, Sinop’un 7.555, Kars’ınki ise 7.300 kişi azalmıştır. Türkiye’deki mevcut rüzgâr enerjisi potansiyeli, kurulu elektrik gücünün iki katı kadar temiz enerji üretimine elverişlidir. Yurt dışında yaşayan toplam Türk vatandaşı sayısı 3.574.154’tür. Bunun 1.194.000’i ise işçidir. Almanya’da 1998.534, Fransa’da 325.887, Hollanda’da 319.600, ABD’de 220.000, Avusturya’da 134.243, Suudi Arabistan’da ise 100.000 Türk vatandaşı yaşamaktadır. Avrupa kıtasının en az yağış alan yeri 150 mm ile Rusya Federasyonu'ndaki Astragan’dır. Afrika kıtasında en fazla yağışı 10.160 mm ile Kamerun'daki Debungia alır. Amerika kıtasında ise en fazla yağışı 8.991 mm ile Kolombiya'da ki Chaco alır. Avustralya'nın en az yağış alan yeri ise 150 mm ile Eyre Gölü çevresidir. Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan, Azerbeycan, İran ve Rusya Federasyonu Hazar Denizine kıyısı olan ülkelerdir. Dünya altın üretiminde; Güney Afrika Cumhuriyeti yılda 1000 ton ile birinci, Rusya Fedarasyonu 170 ton ile ikinci, Kanada 70 ton ile üçüncü ve ABD 50 ton ile dördüncüdür. Batı Avrupa'da bir insanın ortalama yaşam süresi 79, Amerika'da ortalama 80, Afrika'da ise ortalama 55 yıldır. Dünyanın yedi harikası; Mısır Piramitleri, Babilin Asma Bahçeleri, Efes’teki Artemis Tapınağı, Halikarnasos’taki Kral Mausolos’un Anıt Mezarı, Olympia’daki Zeus Heykeli, Mısır’daki İskenderiye Feneri, ile Rodos Heykeli'dir. Ganada yaşayan bir kişinin yıllık su tüketimi, ABDde yaşayan bir kişinin yıllık su tüketiminden 300 kat daha azdır. Kanadalı insanların günlük su tüketimi 150 -200 litredir. Çad, Nijer ve Malide ise günlük su tüketimi 10 litreyi geçmez. Bir litre atık su, sekiz litre tatlı suyu kirletir. Bir tişört ve bir kot pantolon için gerekli olan bir kilo pamuk üretimi için 20.000 litre su kullanılmaktadır. Bir otomobilin üretimi için 150.000 litre su kullanılmaktadır.

Hızli Bir Internet